Dindarların Sınavı [Selahattin Üneş]
Bu ülkenin dindar kesimi olarak hepimiz sınanıyoruz. Siyasetçimizle, sivil toplumcumuzla, medyamızla, iş adamımızla, sanayicimizle, ufak esnafımızla…Örnekleri çoğaltabiliriz.
Kimilerimiz varlıkla, Kimilerimiz makam ve mevkiiyle, Kimilerimiz siyasette üstlendiği rolle.
Peki, bu sınanmanın farkında mıyız?
Yukarıda saydığım ve çoğaltılabilecek alanlarda, adaletli tutum ve davranışlar sergileyebiliyor muyuz?
Bize yapılmasını istemediğimiz haksızlıkları, biz başkalarına yapmaktan imtina ediyor muyuz?
Örneğin, holdinglerimiz asgari ücret karşılığı günde 16 saat çalıştırdıkları işçilerine adil davrandıklarından eminler mi?
Bir dönem kendilerini “mustazaf Müslümanlar” olarak tanımlayan, bugün ise işlerini bir hayli geliştirmiş olan esnaf kesimimiz, adalet, eşitlik, hakça paylaşım türünden eski iddialarını, bugün de hala aynı samimiyetle savunuyorlar mı? “İnfak” diye bir kavram hala lügatlerinde yer alıyor mu?
80li yıllarda dillerinden düşürmedikleri Ebu Zer anlayışına ne oldu? “Ebu Zer bugün yaşasaydı, o da bu durumu meşru görürdü” diye mi düşünmeye başladılar?
Eğer böyleyse, bu dünyevileşme değil midir? O dünyevileşme ki, İsrail oğullarını, Musevilikten Yahudiliğe götüren ana etken değil midir?
Devlet-i âli’nin üst makamlarında görev yapan bürokratlarımız, on yıllardır müşteki oldukları “vatandaşa tepeden bakma” edepsizliğini, bulundukları kurumlarda yok edebildiler mi? Yoksa onlar da mı aynileştiler?
Yazar-çizer, aydın taifemiz ne halde? Devletin başına oturttuğumuz yöneticilere, siyasetçilere, hükümete “Bizden olsun çamurdan olsun, biz her halükârda onları savunuruz.” İlkesizliğine düşmeyen kaç kişi var aralarında?
Kendimiz için istediğimiz özgürlükleri, ötekileştirdiklerimiz için de isteyebiliyor muyuz?
Sözünü ettiğim sınanmanın en sahici şekilde göründüğü alan ise, kuşkusuz siyaset alanı: “Önce insan” diye ortaya çıkan ve bu söylemle sadece dindarlardan değil, toplumun her kesiminden oy alan siyasetçilerimiz, hala bu anlayışlarını sürdürüyorlar mı?
Yoksa bu anlayış yerini, “Devlet yönetiyoruz, bakkal dükkânı değil” söylemiyle ipuçlarını veren “Önce Devlet”çi bir anlayışa mı bıraktı?
Peki, ya bu anlayışı paylaşan toplumun “dindar/İslamcı” kesimine ne demeli! İslamcılıktan dem vuran bu “dindar” insanlar, Resullah’ın misyonunun siyasal bir yapı (devlet) kurmak değil, sosyal bir yapı kurmak olduğunu, eğer aksi olsaydı kurduğu devletin 30 yılda sona ermeyeceğini unuttular mı?
Bu bağlamda, örneğin Kürt Sorununa, devlet güvenliği eksenli değil, öncelikle insani ve ahlaki bir pencereden bakabilen kaç tane milletvekilimiz, kaç tane kabine üyemiz var?
Başörtüsü yasağı gibi özgürlük sorunları hakkında, topluma verdiği namus sözlerini hatırlayan siyasetçilerimiz hala var mı, ya da kaldı mı?
İktidar olmadan önce her fırsatta sistemin üzerindeki “asker vesayetinden” şikâyet eden ve iktidarlarında bu vesayeti kaldıracağını vadeden, bu çerçevede sivil anayasanın elzem olduğundan bahseden siyasetçilerimiz şimdi neredeler? Ne oldu? Partileri hakkında açılan kapatma davası, o kadar gözlerini korkuttu ki, bu konuda topluma verdikleri sözden vazgeçmeleri için yeterli mi etkili oldu?
Yanlış anlaşılmasın; Devlet düşmanı, asker düşmanı olmak ayrı bir şeydir, devleti yıpratmama gerekçesinin ardına sığınarak toplumun taleplerini görmezden gelmek, yok saymak, bu anlamda toplumun verdiği yetkiyi kullanmaktan kaçınmayı eleştirmek ayrı bir şeydir.
İkincisini yapmak ahlaki bir sorumluluk, bu yöndeki eleştirilere kulak tıkayıp “masanın bu tarafında işler bildiğiniz gibi değil” demek ise bir ahlak –daha doğrusu ahlaksızlık- sorunudur.
Kısacası,- istisnalarını tenzih etmekle birlikte- bu ülkenin benim de içinde bulunduğum dindar kesimi, hiç de sonunda yüz akıyla çıkacağı bir sınav verememekte.
Siyasetçisiyle, sivil toplumcusuyla sanayicisiyle, işadamıyla, medyasıyla, aydınıyla bu iktidar sınavında sınıfta kalıyorlar.
Ve ısrarla kendi hatalarıyla, haksızlıklarıyla, çifte standartlarıyla, sistemin zulüm üreten mekanizmalarıyla aynileşmeleriyle, yüzleşmekten kaçınıyorlar.
|