1918’de Bir İslamcı-Sosyalist [Esat Arslan]
Esat ARSLAN TARİH (MA) ODTÜ SOSYOLOJİ YÜKSEK LİSANS ÖĞRENCİSİ
Birinci Dünya Savaşı sona ererken Almanya ve Rusya’da sosyalist kıpırdanmalar kapitalist dünyayı telaşa verdiğinde kendilerini dünyanın merkezine konumlandırmış bir imparatorluğun ahfâdı olarak bulan bizim entelektüellerimiz de “kapitalizm mi sosyalizm mi?” sorusunu kendilerine muhtemelen soruyorlardı. Bu atmosferin ve savaştan yenik ayrılmanın hüznü içinde Bediüzzaman Sünuhat’ta detaylı olarak anlatacağı bir rüya görür.
Yüce bir meclis ona sorar: “Bu yenilginin ilahi kader noktasında hikmeti nedir?” Bediüzzaman cevabında uzun uzun artık milletler muharebesinin önemini yitirip ‘sınıf savaşları’nın tarihin motoru olduğuna, eğer yenseydik hasmımız olan İngiltere ve Fransa’nın hegemonik gücü olduğu kapitalizme daha kuvvetli bağlanacak olduğumuza, yenilmekle İslam’ın ruhuna çok daha muvafık olan sosyalizm safına ister istemez dahil olduğumuza, sosyalizmin halklarda tesir sahibi olmak için kutsal’a ihtiyaç duyduğuna, elitist Hıristiyanlığın tarihsel olarak kapitalizme eklemlenmesi ve İslam’ın cevheri itibariyle eşitlikçi yapısı dolayısıyla sosyalizmin aradığı kutsal’ı İslam’da bulabileceğine, sosyalizme ilgisiz kalıp Rusya’nın baskısına maruz kalmaktansa, Osmanlı’nın bizatihi kendisinin sosyalizmi benimsemesi gerektiğine, vs. vs. vurgu yapar. İlahi kader noktasında Osmanlı’nın yenilmesi iyi olmuştur çünkü çok uzun konjonktürde kapitalizme tam olarak eklemlenemediği için geleceğin toplumsal düzeni olacak sosyalizmin safına katılmıştır.
Burada bitmez (mealen): “Serflik dönemini geçtik. Bugün ‘işçilik’ devri. Fakat insan işçi de olmak istemez. Her insanın özgür ve (üretim araçlarına) sahip olacağı bir döneme geçeceğiz.” Ve çok önemli bir ayrıntı: Bediüzzaman’ın benimsediği sol, Rusya’daki Bolşevizm değildir. Zira Rusya demokratik bir kültürü tatmadan sosyalizme geçtiği için, fazlasıyla baskıcıdır. Ve Almanya solunun aksine din düşmanıdır. Onun hayalinde Almanya’nın demokratik sosyalist geleneğini özümsemek vardır. (Bu bölümler, orijinal Lemeat’ta bulunabilir.)
Bediüzzaman Cumhuriyet döneminde de bu görüşünden vazgeçmemiştir. Vehhabilik üzerine vefatından birkaç yıl önce yazdığı bir risalede, ileride her müslümanın kendi özgün İslami yorumunu hayata geçireceği özgürlükçü bir dinî geleceği yine Marksist tarih ve toplum görüşüne bağlar. Mektubat’ta bulunan bu pasaj, o dönemde İslamî cenahtan gelen yoğun tepkiler üzerine geri çekilmiştir. Yeni Asya ve Med-Zehra Yayınları’ndan istenirse kolaylıkla temin edilebilir. Bediüzzaman’ın Marksist geleneğe vukufiyeti hakkında çok şey bilmiyoruz. 1892-1907 arasında kapandığı kütüphanede Batılı bilgi namına çok şey okumuş olsa da, ilk dönem eserlerinde Marksizmin izi pek görünmez. Şahitlerin anlattığı kadarıyla bilebildiğimiz, Birinci Dünya Savaşı sonunda (1917’den itibaren) Darü’l-Fünun’da Yusuf Akçura’nın derslerini ciddiyetle takip ettiği ve derslerde hararetle sorduğu sorularla Akçura’yı hayli terlettiği... Ama önemli olan Bediüzzaman’ın Marksizm’e vukufu değil, materyalist olduğunu ve materyalizminin nasıl bir öze sahip olduğunu bildiği Marksizm’i gerek epistemolojik gerekse de politik olarak özümseyebiliyor olması. 20. yüzyılın başında yaşamış bir medrese talebesinden bahsediyoruz. Formasyonunu oluşturan teolojik birikimi zerre kadar terk etmeden Marksizan olabilmek, eğer bir yaşam alanı bulsaydı, oldukça ilgi çekici olabilirdi.
Ama olmadı: SSCB’den gelen sol dalga için ‘dinsizlik,’ ‘emancipation’un/‘kurtuluş’un önüne geçti. Bu Kemalizm’in pozitivizmiyle birleşince, Bediüzzaman toplumsal projesini bir kenara bırakıp, kendini tam bir ‘iman’ mücadelesine verdi ve bu iman mücadelesinde ABD, kapitalist kimliğiyle değil dindar Protestan karakteriyle algılandı, Stalin’inse zaten savunulacak bir tarafı yoktu. (Bediüzzaman Kore Savaşı’nda ABD’yle beraber SSCB’ye karşı cihad içindeydi.)
Bugün konjonktür alabildiğine farklı. Türkiye’nin solcuları giderek daha fazla Almanya’nın dine sıcak demokratik solcularına benziyor. (2008 Krizine kadarki) ABD giderek daha fazla kapitalist ve daha az dindar oluyor. Ve dünya, ABD hegemonyasında giderek daha fazla adaletsizliğe maruz kalıyor. (Yılda altı milyona varan açlık ölümlerine kapitalist işleyiş mantığının yapabileceği pek bir şey yok, Obama’ya rağmen...) Ve ayrıca dindarlar daha fazla entelektüalize oluyor ve siyasette saf tutmanın tek etmeninin metafizik önkabuller olmadığını daha fazla görüyor.
Bediüzzaman örneğinde, kafasından geçenleri ve aldığı dini eğitimi Marksizanlıkla nasıl birleştirebildiğini anlayabilmenin ufuk açıcı bir zihniyet analizi sunabileceğini görebilmek zor değil. Fakat, Bediüzzaman’ın bir Müslüman olarak bu konuda çok ayrık durduğunu söyleyebilmek de o kadar kolay değil. Bugün AK Parti tabanı olarak nitelenen geniş kesimlerde aslında, sofistike olmasa da, ciddi bir sol damar/hissiyat dolaşıyor. Fakat bu akımın politize olabilmesi için Türkiye’de değişmesi gereken bazı kökü derin sabiteler var. (1) Bir dindarın gerçekten ‘özne’si olamayacağı herhangi bir sol siyasi oluşuma destek verebilmesi mümkün değildir. (Mehmet Bekaroğlu-Ertuğrul Günay inisiyatifi bir kıvılcımdı. Fakat bu kıvılcımın kendini tekrar tekrar ateşlemesi lazım.) (2) İslam’ı ve sosyal-siyasal teoriyi iç içe ve salt olan-biteni analiz amacıyla değil, bizatihi olması-gerekene, sosyal-siyasal kurama katkıda bulunabilmesi hedefiyle ele alacak çalışmaların desteklenmesi ve YÖK bünyesinde özgür bırakılması gerekiyor. (Bugün Kuran’ı ve Asr-ı Saadet’i bir ‘özgürlük teolojisi’ olarak okumaya can atan az sayıda genç akademisyen yok. Fakat bu çalışmaları destekleyen her hangi bir birimin yokluğunda, bu çabaların meyve verebilmesi mümkün değil. Not: (Boğaziçi Üniversitesi gibi gerçek bir üniversitenin Sosyoloji bölümünün sırf yetersiz olduğunu mahcubiyetle kabul ederek internet sitesinde “İslam çalışamıyoruz” demesi bir utançtır.)
Tarihi bir kopukluğu aşabilir miyiz? Yüz yüze ilişkilerde çoktan aşılmış olan bu uçurumun, kuramsal-politik olarak da anlamsız hale gelmesiyle, o çok sevilen tabirle söyleyeyim, çok büyük jeopolitik önemi haiz bir ülkenin yeryüzüne katabileceği daha çok şeyin olduğunu da göstermesini bekleyebilir miyiz ?
Esat Arslan |