Mezarlık [Mehmet Akdağ]
"İstanbul berbat bir şehir, baba beni İstanbul’dan al!"
Yukarıdaki cümleyi Rahmetullah Aydoğdu’nun facebook sayfasında okur okumaz çocukken yaşadığım sıkıntılı anlarım bir anda beni tekrar etkisi altına almaya başladı. Rahmi’nin sözünün altına şu cümleyi yazdım: “Ben bunu on iki yaşımda demiştim. Geride bir babam da kalmamıştı.”
Peki, aktardığım meselenin Mezarlık ile ilişkisi nedir? Şimdi yazmaya çalışacağımın yazının bir ikinci sebebi daha var: Ayşe Hür’ün “Şehitler” ve “Etkisiz hale getirilenler” yazısı. Böyle bir yazı yazdığı için Ayşe Hanım’a şükranlarımı sunarım. Yazıyı okuduktan sonra zihnimden geçirdiklerimi size aktarmak isterim.
Bana birisi sorsa Bitlis’i en kısa şekilde nasıl betimlersin? Hiç düşünmeden vereceğim cevabım hazırdır: Mezarlıklar şehridir. Bitlis Dideban tepesi hakikaten benliğimi inşa etmemde pırlanta vazifesi görmektedir. Dideban tepesinin bitim noktası Kadiri Mezarlığı olduğu için. Bir benlik inşası olarak belirleyenlerim: Dideban tepesi, kadiri mezarlığı, Seyyid İbrahim Türbesi ve Mescidi. Yani dağ/tepe, mezarlık, türbe ve mescit. Ahmet Davutoğlu “Kıble Kayası’na bakarak kainati düşündüğünü ifade etmişti. Tesadüf müdür? Dağ/tepe/kaya, mezarlık, türbe, mescit gibi mekânların insana kainati düşündürtmesi? Alemi sorgulatması? Ölüm üzerine zihinsel bir yolculuğa çıkartması? Davutoğlu’nun “Ok-Yay” metaforunu kullanacak olursam, yayı ölüme doğru ne kadar gererseniz fırlayacak ok, o kadar hayatı idrak edecektir. Heidegger’in Dünya/Toprak denklemi de burada baya bir işlerlik sağlayabilir; Ölümün idraki bize hayatın bilgisini verir. Hayat, ölüm üzerinden belirginliğe kavuşur.
Yazının devamını okumak için tıklayınız |