'Kalp İbresi'ne Şerh Düşüyorum [Hayri Çalağan]
İyi vâizler kendini dinletmesini bilirler. İyi vâizlerin kendilerine ait bilgileri yoktur; ama iyi, hatta kusursuz nakilcidirler. Geçmişte söylenmiş en 'güzel' sözleri tekrarlarlar. Kesinlikle sanatçıdırlar, ince ruhludurlar ve insanları ikna etmekteki maharetlerinin gerçekçi olmasını, hissiyatlarına dokunmaya borçludurlar. Bu durum kesinlikle, samimiyetsizlik olarak algılanmamalıdır! Elbette samimidirler ve söyledikleri her kelimeye inanırlar. İnanırlar ve sorgulamazlar; en güzel sözleri en güzel edayla söyleyebilme sanatını îfâ etmek, onların temel amacıdır. Bir sözcüğü, Arapça, Farsça ve Türkçe olarak terennüm ederler. Bunu üç farklı kelime kullanılıyormuş edasıyla yaparlar sanılır. Öyle ki, bir huşû içinde dinlendiğinde, aslında sözün ne olduğunun pek bir önemi de yoktur. Önemli olan şey, vâizin tarzı ve sözcüklerin melodisidir. Bu tıpkı iyi Kur’an okuyan hafızı dinlemek gibidir. Arapça okunmasına rağmen sizi içine alan şey, Kur’an’a olan inancınız, sözcüklerin şiirsel vurgusu ve hafızın sesidir. Maksadımız vâizlik ve hafızlık üzerine ahkâm kesmek değil elbet; maksadımız eski vâiz Fethullah Gülen’in “Kalb İbresi” adlı kitabında bulunan iki önemli konuya şerh düşmektir. Asıl konulara geçmeden önce, “Takdim Yerine” başlığı denilen önsöz yazısına kısaca değinmek istiyorum:
”Göğüs boşluğumuzda bir pompa gibi çalışan ve hislere merkez, vücudu besleyen damarlara da kaynak olan yumruk büyüklüğündeki o en hayati organa kalb diyoruz. Bazen yürek dediğimiz işte bu organ beden için ne kadar hayati bir önem taşıyorsa, onun melekûtî budunu teşkil eden ve şuur, idrak, akıl ve irade gibi kuvvelere merkez olan kalb, ruh için o ölçüde hayatî bir ehemmiyet taşıyor.”(1)
Tanım oryantalisttir. Aslında dilsizleştiren bu oryantalist söylemlere sadece böyle derin metinlerde değil, ‘Binbir Gece Masalları’ gibi eğlendirici metin çevirilerinde de şahit oluyoruz. Önsöz yazarı özenli davranmış olsaydı târif ettiği biyolojik organın, yani ‘kalp’in, kalb, gönül ve yürekle ilgisinin olmadığını, aynı kitapta GÜLEN’in bunu açık şekilde anlattığını farkederdi. Önsöz, biyolojik kalbe “İnsan, kalbine ait hususiyetleriyle insandır.” “İnsan, ancak kalbine ait özellikleriyle meleklerin önüne geçebilir’’(2) gibi vasıflar yüklerken, Gülen aynı kitapta: “Akıl aynı zamanda mükellefiyetin çok önemli bir esasıdır. İnsan onunla Allah’a muhatap olma seviyesine yükselir, onunla belli sorumluluklar yüklenmeye ehil hâle gelir. Evet, mükellefiyet akla dayandırılmış olup akıl sahibi olmayan kişiye şer’-i şerif teklif edilmemiştir”(3) demektedir.
GÜLEN’in akla yüklediği vasıfları, önsöz yazarı nedense biyolojik kalbe yüklemektedir. Bu gayri ciddi takdîm, “Rabbe yazılan en büyük dilekçe” diye sunulan kitaba uymamıştır.
Takdîmi ve ismi fazlasıyla iddiâlı olan kitabın her sözcüğünde, yüzyılların hutbe geleneğine bağlı kalındığı görülmektedir. Ancak bu vaazda öne çıkan temel iki mantık sorununa itirâz edilebilir: Birincisi, Hz. Muhammed’in kusursuz ve hatasız olduğuna yapılan aşırı vurgu, diğeri ise melekleşme kavramıdır. Bilindiği gibi “kusursuz” ve “hatasız” olan sadece Allah’tır. Kur’an’ı Kerim’de ‘kul’ olarak tariflenen peygamber de insandır. Kendisine irade bahşedilen insan, kusur işleme potansiyeline sahiptir. Ebette Hz. Peygamber herhangi bir insan değildir. Ama kusursuz da yâd edilemez; hatta hayatı boyunca hiç kusur işlememiş olsa dahi... Nitekim Kur’an’da bu durum özellikle vurgulanmaktadır. Çünkü kusursuzluk atfedilen bir varlığın ilâh olma durumu, kendiliğinden oluşur. Bunu bilen Kur’an’ı Kerim, insanların şirke düşmemesi için âyet-i kerîmelerle önlemini almıştır. "De ki: 'Öte yandan, size Allah'ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, insanın duyu ve algı alanının ötesini bilirim de [demiyorum], bir melek olduğumu da söylemiyorum; sizin o hor gördüğünüz kimselere Allah'ın bir hayır ulaştırmayacağını ise zaten söyleyemem, çünkü onların kalplerinde olanı Allah daha iyi bilir. [Ve eğer bu kabil şeyler söyleyecek olsaydım] kuşkusuz, zalimlerden biri olurdum.'"(Hûd (11/31))(4).
"De ki: 'Eğer insan kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşamazdı bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren bir müjdeci'" (A’râf (7/188))(5).
"De ki: 'Ben size ‘Allah'ın hazineleri bendedir!’ demiyorum; ne insan idrakini aşan şeyleri bildiğimi söylüyorum ve ne de size ‘Ben bir meleğim!’ diyorum: Ben sadece bana vahyedileni yerine getiriyorum'" (En’am (6/50))(6).
Vaazın geneline hakim olan mantık, özellikle “İkaz Görünümlü, İlâhî iltifatlar” başlığı altında sorulan sorulara verilen cevaplarda, -Hz.Muhammed’in vasıfları öylesine abartılmakta ki- Peygamber adeta ilâhmış izlenimi doğabilmektedir.
‘Malumdur ki, Habib-i Edip Efendimiz’in sıfatlarından biri de ismettir. O Allah’ın inayetiyle günahlardan hep uzak yaşamıştır ve her türlü masiyetten (asi, isyan günah) korunmuştur(7)’ diyen yazar, İslam tarihindeki tartışmalı en temel konuda taraf haline geliyor gözükmektedir. Peygamberi iradesiyle amel eden bir insan olarak değerlendiren değil de tüm yaşananların sorumluluğunu Allah’a yükleyen ve insan iradesini ortadan kaldıran bir değerlendirme yapıyor gözükmektedir.
Hz. Muhammed’in insanlığa ilettiği mesajın, ritüeller olmadığını biliyoruz. O, kendinden önce gelen tüm peygamberler gibi, şîrâzesinden çıkan insanlara, neden yaratıldıklarını hatırlattı. Yeryüzüne vâris kılınan insanın, tüm yaratılanla uyum içinde adâlete ve doğruluğa dayalı bir sistem oluşturarak erdemli bir mirasçı olduğunu ispatlaması gerekmektedir. Hz.İbrahim’den başlayarak peygamberler, insanlığa; Allah dışında hiçbir şeye tapmayın, kendi ellerinizle ilâhlar oluşturmayın, birbirinize haksızlık etmeyin, haksızlık edenlerle de mücadele edin diye vaaz etmişlerdir. Ancak bu mesajı ideolojileştiren iktidarlar; mesajın ruhunu yok sayıp, halkı ritüellere gark ederler. Böylece İslâm dâhil tüm dinler, iktidarların oluşturduğu normlardan ibâretmiş gibi takdîm edilir. Mesele sadece Peygambere özenmek, hatta ona benzemek, daha da ötesi melekleşmek olarak takdîm edildiğinde de böyle bir tehlike ortaya çıkar. Oysa İslâm’ın mesajında bunun aksi anlatılır; insan yaratıldığı gâyeye uygun şekilde bir insan olmaya davet edilir. Tarihte iktidarlar, sultan adına hutbeler düzenleyenler, fetvâlar çıkaranlar insanları melekleşmeye çağırmışlardır. Haksızlığa, zulme ve onun üreticisi olan iktidarlara karşı çıkanlar ise zulme rağmen İslam’ı anlatmaya çalışmışlardır. Yazar ise şöyle diyor:
-İşte insanın, potansiyel insanlıktan hakikî insan olma ufkuna yükselmesi, mahiyetinde bulunan bu meleklik yönünü inkişaf ettirmesiyle mümkün olacaktır. - .. Bu açıdan nurdan yaratılan meleklerin hayatları boyunca mazhar oldukları hususiyetlere bizler melekût yönümüzü inkişaf ettirdiğimiz seviyede ahret âleminde mazhar olacağız.(9) - bu dünyada melekleşme yolunda yürüyenlerin ahret aleminde o ufku paylaşacağına işaret ediliyor ve âdeta onların akıbet-i mukaddere veya akıbet-i muhakkakasına iş’arda bulunuluyor. (10)
Büyük mutasavvıf Bâyezîd-i Bistâmî’ye demişler ki, ‘Falan Şeyh suyun altında saatlerce kalmış, uçarak filân yere gitmiş, ne dersin?’
Bunun üzerine Bistâmî, ‘Suyun altında nice balıklar yaşar, gökte nice mahlûklar uçar; hele deyin bana, Şeyh insan olarak ne yapmış?’ demiş.
Evet insan olarak ne yapıyoruz? İnsan-ı kâmil olmak için ne yapıyoruz? (ancak İnsan-ı kâmilin asla “melek” olmadığını biliyoruz; çünkü tüm meleklerin önünde secdeye geldiği insanı, “melekleşme” adı altında kutsanıyormuş gibi göstermek gerçekten insanı ortadan kaldırmaya götürecektir) "Rabbin meleklere: 'Bakın, Ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım!' demişti. Onlar: 'Seni övgüyle yüceltip takdîs eden bizler dururken, orada, bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?' dediler. [Allah:] 'Sizin bilmediğinizi, Ben bilirim!' Bakara (2/30) (11) açık mesajına rağmen ‘melekleşmeyi savunmak’ insandan, onu tüm yaratıkların en kıymetlisi yapan “iradeyi” almaktır. Böylece, kaçınılmaz bir şekilde ritüellere gark olan, iradesi ortadan kalkan “mümin”in, sultana biat etmekten başka şansı kalmayacaktır. Bu dünyada otoriteye boyun eğerse öbür dünyada “cennete” gideceğini düşünecektir.
Oysa insan, "Zira O sizi dünyaya mirasçı yapmış" (En’am, 6/165)(12) emrine uyarak, yapması gereken şeyi, adaletli düzeni inşâyı amel etmelidir. Melekleşme öne çıkarıldığında ise şu soruya cevap verilmelidir: Madem ki Allah melekleşmeye çalışan insanı bu kadar seviyor, neden yeryüzüne mirasçı olarak doğrudan melekleri değil de insanı indirmiştir?
Aslında bu mesele tarihsel bir meseledir. Bu mesele, İslam tarihinde ilk günden beri tartışılmaktadır. Çünkü iradesi yok olmuş insan, yani melekleşen insan, otoritenin istediği tebaaya denk düşmektedir.
"İlk Müslümanlar, kader ve insanın irade veya seçme özgürlüğü ile ilgili Kur’an’ın getirdiği mâkul inancı sürdürürken siyasi ihtilafların ortaya çıkmasıyla birlikte bu konu Müslümanlar arasında en köklü fikir ayrılıklarına yol açan teorik bir problem haline gelmiştir. İrade hürriyetinin kabulü, halife de dahil olmak üzere her insanın yaptıklarından doğan sorumluluğun –sorumluluktan kaçanların iddiasının aksine- Allah’a değil kendisine ait olduğunu belirtmek anlamına geliyordu. Başta Muâviye olmak üzere, Emevî halifelerinin çoğunun bu fikirden rahatsız olduğu bilinmektedir. Buna karşılık teorik planda Cehm b.Safvân’ın öncülüğünü yaptığı, Allah’ın mutlak hâkimiyetinin, sınırsız ilim, irade ve kudretinin insan iradesine hiçbir özgürlük payı bırakmadığı, hatta insana gerçek anlamda fiil nisbet etmenin bile doğru olmadığı şeklinde özetlenebilecek olan cebir görüşü, kendi yönetimlerini ilâhi kaderin kaçınılmaz bir sonucu olarak göstermek isteyen Emevî yöneticileri tarafından da destekleniyordu.”(13)
(1) F.Gülen Kalb İbresi s.11 (2) F.Gülen Kalb İbresi s.11 (3) F.Gülen Kalb İbresi s.200 (4) M.Esed Kur’an Meali (5) M.Esed Kur’an Meali (6) M.Esed Kur’an Meali (7) F.Gülen Kalb İbresi s.41 (8) F.Gülen Kalb İbresi s.109 (9) F.Gülen Kalb İbresi s.212 (10) F.Gülen Kalb İbresi s.2013 (11) M.Esed Kur’an Meali (12) M.Esed Kur’an Meali (13) İslam Ansiklopedisi. C.22 s.383 |