Milliyetçilikle Muhafazakarlık Arasına Sıkışan İslam [Ayhan Bilgen]
Yetmişli yıllardan 12 Eylül sonrasına devredilen en önemli kavramsallaştırmalardan birisi mukaddesatçılıktır. Bu kavramın sağcılaşma ile İslam arasında anahtar rol oynadığını şimdi çok daha net biçimde görebiliyoruz. Kendisini dini değerlere referans vererek tanımlayan bir düşünce dünyasının mukaddesleri olacaktır elbette. Ancak bu mukaddeslerin inanç dünyasından çok, ulus devletin kutsalları eliyle şekillenmesi sağcılaşmayı da beraberinde getirmiştir.
Yetmişli yıllarda İslam düşüncesi üzerinden kendisini tanımlayan hareketler, sosyalist gençlik hareketleri ile egemen kapitalist dünya görüşünü aynı kefeye koyan bir saflaşmaya gitmişlerdir. Sol hareketlerin kaba pozitivist tutumu ile aralarına çektikleri set mukaddesatlar üzerinden şekillenmiştir. Reel sosyalizm üzerinden yapılan indirgemecilikle, yeni bir yol inşa edilemeyeceğini, sosyalist ülkelerle, kapitalist ülkelerin, mukaddesleri tahrip etme noktasında buluştuğuna vurgu yapılmıştır.
12 Eylül ve soğuk savaş sonrasında ise Türkiye İslamcılığı adeta kapitalist muhafazakarlık ile baş başa kalmış ve onunla mücadele yerine uzlaşmanın kanallarını aramıştır. Mukaddesatçılık tam da bu noktada başka bir işlev görmüştür. Zaten bünyesinde taşıdığı potansiyel sağcılık çok daha belirleyici hale gelmiş ve dinin mukaddesleri, devletin mukaddesleri ve toplumun mukaddesleri birbirine karışmıştır.
Bugün mukaddesatçılık, daha çok ahlaki ve moral değerlerden ziyade devlete ait sembollerin kutsallığını savunma algısı üzerine oturmaktadır. Milliyetçilikle ilgili kimi çekinceleri olan İslami çevreler bile muhafazakarlık üzerinden hem bu mukaddesleri içselleştirmiş hem de değişimden yana tavır takınabilmiştir. Bugünün siyasal aktörleri üzerinden saf belirleyen İslami çevreler, milliyetçiliği, statükoyu savunmak adına mahkum ederken, muhafazakarlık üzerinden aynı milliyetçiliği yeniden üretmektedirler. Değişimin aynı zamanda toplumsal değerleri koruyarak gerçekleştirilebileceğini savunan muhafazakar demokrasi Türkiye’de ahlaki değerlerden çok devlete ait değerleri koruma görev haline getirmiştir. Ahlaki alanda yaşanan korkunç yozlaşma bu nedenle ana gündem olmamakta ve yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, adam kayırma, tecavüz, haksız kazanç kaçınılmaz olaylar olarak tanımlanmaktadır. Bu tablo karşısında İslam düşüncesinin yeniden muhalefet alternatifi olma potansiyeli tümüyle ortadan kalkmaktadır. Bürokrasiyi savunan milliyetçilerle, siyasal iktidar eliyle meşrulaştırılan muhafazakarlık arasında sıkışmışlıktan çıkabilmenin tek yolu değerler dünyasından topluma uzanan yeni bir düşünce sistematiği inşa etmektir. Emekten, adaletten, eşitlikten yana bir itirazın yeniden toplumsal mücadele zeminine taşınması İslam’a dair kaygısı olanların önünde en önemli sorumluluk alanı olarak durmaktadır.
|