Millet Olmak Neyi Gerektirir? [Mehmet Akdağ]
Son zamanlarda Müslümanlık ve milliyetçilik konusunda tartışmaların yoğunluğuna şahit olmaktayız. Ben de yazdığım yazılarda Kürtler’in millet olması, millet olma yolunda yürümesi gerektiğine kanaat getiren biriyim. Kürtlerin millet olma yolunda yürümesini de Türkler açısından bir problem olarak görmeyip aksine Türkleri besleyecek bir durum olarak okuduğumu da ifade ettim yazılarımda. Kürtlerin millet olma yolunda ilerlemesinin Türkler açısından sakınca çıkarmayacağına dair kanaatimin nedeni, her iki topluluğun Müslüman olmalarının yanı sıra, Müslüman olma biçimlerinin de bir-birine oldukça yakın olmasıdır. Böyle bir sakıncanın olmayacağını ifade etmek topluluklar arasında yaşanmış gerilimleri yok saymak ve yine aynı zamanda yaşanan ve yaşanması muhtemel gerilimleri yok saymak anlamına gelmemelidir. Aksine, gerilim alanlarının, tarafları besledikleri, kendiliklerini ortaya koydukları ölçüsünde birbirlerini tanıdıkları ve bu tanışıklığın ileriye dönük ciddi bir bütünlük oluşturabileceğine dair yaklaşımı mı ifade ediyorum. Yalnız yaşanan sürecin aynı zamanda yüksek bir tehlikeyi de peşin-sıra taşıdığını bilmemiz bizim için hayatidir. Bu hayatilik yazımın ilk cümlesinde belirttiğim gibi son zamanlarda Müslümanlık-milliyetçilik tartışmalarında kendisini iyiden iyiye göstermeye başlamıştır. İlk önce millet olmaktan kastımızı ortaya koyup daha sonra da diğer yazacağımız yazılarda, Kürtlerin Millet olmasının neyi gerektirdiği üzerinde duralım.
Millet olmak kamuoyunda çoğu zaman büyük bir yanlış anlama ile sadecilikleri ve birkaç tane sadeciliğin bir aradalığı olarak görülmektedir. Bu sadecelikler; etnisite (ethnicty), kavmiyetçilik (tribalizm), çoğulculuk (pluralizm), ilkçilik (primordializm), bölgecilik (regionalizm), toplulukçuluk (communalizm) biçiminde kendisini göstermektedir. Bahsettiğim kavramları Connor millet kavramının yanında sayar ve aradaki belirsizlikleri anlamaya çalışır. Eğer millet olmayı bahsedilen kavramlardan birine veya bir kaçına indirgenirse, anlaşılma sağlamak yerine anlaşılmanın önüne büyük bir set çekildiğinin farkına varılması gerekir. Çünkü millet olmak, durağan bir şeyi değil oldukça dinamik bir yapıyı arz etmektedir. Bu yönü ile de sosyal bilimlerin en çetrefilli alanlarından birisidir. Bu bağlamda “Millet Olmak” ile “Milliyetçilik” aynı şeyler değildir. Milliyetyeçilik ideolojik aygıt olarak statik bir yapı vaz-ettiği ölçüde Millet olmayı dışlayan bir durum iken “Millet Olmak” ise durmadan kendi kendini gerçekleştiren, geriye doğru hareketi söz konusu ettiği ölçüde bile, ileriye doğru bir yürüme meydana getiren dinamik bir yapıdır. Millet olmak, ifade etmeye çalıştığım dinamik yapısından dolayı Milliyetçiliği dışlayan bir karakterdedir. Şimdiye kadar belirttiklerimiz yine “Millet Olma” hakkında pek de bir şey söylemiş olduğumuz anlamına gelmez. Meseleyi daha temelden ele alacak olursak, Millet Olmak, insanın varlığında kendisini ortaya koyan ve açan, açıldıkları ölçüde farklı farklı düalist yapılar meydan getirmesinden ileri gelmektedir. Bu dualist yapıların millet olma açısından en belirgin ayağını insanların konuştuğu dil oluşturmaktadır. Bir topluluğun konuştuğu dil tarihi süreç içerisinde diğer büyüklükler ile bir kaynaşma sağladığı ölçüde Millet Olmayı beraberinde getirmiş/getirir. Buraya kadar yazdıklarımızın içerisinde inancın yerinden bahsetmediğimizin sanılmaması için, bahsettiklerimizin hepsinin bir inanç içinde temellendiğini belirteyim. İnsanın varlığının ortaya çıkması-açılması bir yaratımın eseridir. Bu yönü ile nihai noktada her şey inanca dairdir. Burdan meseleyi Müslümanlığa bağlayacak olursak, Müslümanlığın bir topluluğun kendi kendini gerçekleştirme isteğini yok saymayacağını rahatlıkla görebiliriz. Müslümanlık bir dili konuşan, bir beraberliği meydana getiren, aynı mekanda yaşayan bir topluluğun kendi kendini gerçekleştirme isteğini neden yok saysın ki? Böyle bir yok saymanın aslında Müslümanlığa ters olduğunu görebiliriz. Müslümanlığın temelde karşı çıktığı “Millet Olma”nın statikleşip Milleyetçi bir ideolojik aygıt olması ile beraber başka topluluklar üzerinde haksız uygulamalara kalkışmasından ileri gelir. Peki, bir topluluk kendi kendini gerçekleştirme yolunda haksız uygulamalara maruz kalıyorsa ve buna karşı da pozisyonlar belirliyorsa ne olacak? Karşı-karşıya gelmek bahsettiğimiz ortaya çıkmanın-açılmanın bir varyantı olarak kendisini gösterir. Karşı karşıya gelmek aynı zamanda bir çatışmayı da söz konusu etmektedir. İşte tam da bu noktada Heidegger üzerinden şöyle bir noktayı dile getirmemiz işimize yarayacaktır. Çatışmayı anlaşmazlık ya da kavga olarak görürsek, onu sadece düzensizlik ya da yıkım olarak görürsek çatışmanın özünü fazlasıyla yanlış anlamış oluruz. Sahici bir çatışmada kaskatı kalmamak koşulu ile taraflar bir-birlerine özlerini bildirmiş olurlar. Böyle bir öz bildirmenin Müslümanlığa aykırı olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir öz bildiriminde, Müslümanlık, anlaşmazlık ve kavga olarak belirenlerin düzensizliğininin adaletini sağlamaya dönüktür.
Kürtlerin Millet Olmasını, tarihin Kürtlerin önüne açtığı akışkanlık ölçüsünde değerlendirdiğimi ve bu akışkanlığın yönü itibariyle de Türkler için sakınca arz etmediğimi belirtmekle yetineyim; sonraki yazılarımda meseleye daha fazla açıklık getirmeye çalışacağım.
Akdağ Mehmet – 08.04.2010 |