"Sonucunuz Endişe Verici!" [Leyla Karaca Tok]
Çocukluğumu neşeye boğan kitaplar vardı evimizde, ilk okuduğum kitaplardı üstelik onlar; Aziz Nesin’in eserleri. “Sosyalizm Geliyor Savulun” diye ince bir kitabı vardı kütüphaneden aldığımda ürkmüştüm kapağından, dev bir kaya parçası altında sıkışmış bir adamcağız resmi vardı; ama kitabı okurken kendi kendime kıkırdayarak güldüğümü hatırlıyorum. Geçenlerde yine başka bir kitabını aldım, çocukluğuma döndüm okurken, saçlarına ak düşmüş bir kız çocuğu olarak güldüm bu sefer. Nur içinde yatsın Aziz Nesin olsaydı bugün diyorum, gırgır geçilecek, ti’ye alınacak ne çok şey var etrafta, ne güzel yazardı kim bilir, okumaya doyum olmazdı!
Ilık bir hafta sonunda eş dostla şehre uzak topraklarda gezintiye çıktık. Toprak dedim çünkü burada toprağın rengini, kokusunu hatırlıyor insan, hatta anımsayıveriyor ölümü ansızın. Belki yaşamı boyunca her toprak gördüğünde aslına rücu edeceğini hatırlayan kırsal insanı da bu yüzden fazla şaşırmıyor öldüğünde. Şaşırmadığı için de ölümü fazla sorgulama ihtiyacı duymuyor. Derin bir kabulleniş ve teslimiyet içinde karşılıyor, zaten böyle olması gerektiği fikrinden hareketle. İlkel yaşam her zaman bir yanını doğaya bir yanını yaşama ve dolayısıyla aslında ölüme dayamış oluyor.
İlişkilerin belli toplumsal izlekler üzerinden yürütüldüğü köylerde ve kasabalarda bir ölüm olayı, halen ayakları toprağa basanlar yani yaşayanlar için ürperme sebebi değildir çokluk. Kırsalda ölüm, en az yaşamak kadar olağandır, en az yaşamak kadar vahşidir… Bir şehirli için ölüm daha bir yadırganasıdır; daha bir yabancı, daha bir ırak. Şehirde ölüm yaşamın belki de en uzağında, en dokunulamayan yerinde bekleşir durur. Şehrin hızla akan zamanında ölüme fazla yer yoktur, ölüm burada yani şehirde hiç uğramayacak bir yabancı gibi uzaktan bakar, oysa hep zamana eşlik eden odur, adımları sessiz. Hep yenidir şehir, ölümse eski. Hep hayat dolu o ışıkların arasında ölümün kara gölgeleri insanın gözüne fazla değmez.
Oysa çetin geçecek bir kış gibidir kırsalda ölüm, öyleyse dağlardan odun toplamalı, hazırlıklı olmalı ölüme; bu kadar basittir, bu kadar gündelik… Sırası gelen göçüverir göçmen kuşlar gibi kararlı ve mağrur. Kırsalın havası hafif kekredir, yanık kokar, ya anız yakılmıştır ya tezek kokar. Kimsesiz, yapayalnız bir kokudur o, ölümü çağrıştırır. Amma şehrin havası berraktır, kirli olsa da genzinizi yakacak kadar, yine de canlı ve tazedir, yine de yeni ve farklı! Ölüme değil hayata çağırır o. Şehir ve kasaba sorunsalında yaşamı ve ölümü kafamda evirip çevirirken nereden karşıma çıktıysa aniden insanın ölüm tarihini hesaplayan bir yerde buldum kendimi. Tıklamış bulundum işte! Ardı arkası kesilmeyen sorularla boğuştum, ne zaman öleceğimi öğreneceğim, kolay mı? Adamlar soruları uzattıkça uzatıyor, heyecanım doruğa çıktı, ha öğrendim derken yeni bir soru çıkıyor karşıma, panik atak geçirmek üzereyim! Hızlı hızlı yanıtlıyorum tüm soruları geleceğim, istikbalim (!) söz konusu, kan ter içinde kaldım. En sonunda gözlerimi kocaman açtım, nefesimi tuttum sonucu (!) bekliyorum, az biraz daha yaşayacağımı gösteren tuhaf bir grafikte bir ömür aralığı farklı bir tonla işaret edilmiş ve çıkan sonuç şu :
“Sonucunuz endişe verici!”
Hadiii lan sendee! lafı çıkıverdi ağzımdan, ben aslında şöyle bir sonuç bekliyordum:
“Leyla Hanım, siz hiç ölmeyeceksiniz, tebrikler! Dünyaya kazık çakacaksınız, buyurun bu da kazığınız!
-Aha! biliyordum zaten hiç ölmeyeceğimi teşekkürler, deyip ölümden muaf olmuş bir memnuniyetle siteden ayrılacaktım; hatta sitenin ekibi benim sayemde terfi edecekti, adımı kullanacaklardı; “Filan kişi sitemizdeki anket sonucunda ölümsüz çıkmıştır, bu zamana kadar böyle bir vukuata rastlamadık, kendileri bize başvuran ilk ölümsüz kişi/dişi olduklarından bizden ömür boyu (!) bedava internet tarayıcısı….”
Hatta “Hiç ölmemeliyim çok yaşamasam da”* diyecektim.
Duraladım, demek öleceğim… Ağırlaştı bedenim, bu kadar çabuk mu yahu? Kan şekerim düşüyor, halsizleştim...(Nedense ölümle bir vesileyle yüzleştiğimde hep aklıma midemin çok bulandığı ama af buyurun bir türlü istifra edemediğim, başımın fır döndüğü, kıpırdayacak mecalimin kalmadığı, bir put gibi yata kaldığım (kalakalmanın yatay hali), hatta gözlerimi bile yumamadığım o feci anlarım geliyor, başımı çevirsem öleceğim yani öyle beter! )
-Ama tüm sorulara doğru cevap verdim ben, hatta çoktan seçmeli sorularda şıkları hep ikiye indirdim önce. Çok eminim kendimden (tövbe estağfurullah!)
-Olsun yine de maalesef öleceksiniz, durumunuz çok endişe verici!..
-Ama uzun yaşamak için elimden geleni yapıyorum, hangi azamdan ölümü hak edecek bir kusur sadır oldu; fazla kilom yok, doğal yaşıyorum, spor yapıyorum, ilaç kullanmıyorum, depresif değilim (bu yalandı), genetik hastalığım da yok (gevezelik genetik mi?), yine de ölecek miyim gerçekten.Yani uzun yaşamayacağım hem de öyle mi?
-Maalesef bu sonuçlara göre öyle! Sonucu biz değil bilgisayar otomatik hesaplıyor. Çıkan sonuç bu! Üstelik dış ilişkiler departmanımızın başkanı Azrail’, o da emre göre hareket ediyor, bilirsiniz.
-Ne diyorsunuz? Sitenizde resmi de var zaten. Tanıştım kendisiyle.
-Ne sandınız ya? Oyun oynamıyoruz burada; durumunuz gerçekten endişe verici, fazla vaktiniz kalmadı! Ama durun üzülmeyin, isterseniz uzun yaşamanın sırlarını açalım size, hatta ahrete bağlanacak şekilde şifrelerinizi kıralım hatta bununla da kalmayıp…
* * *
Asıl endişe verici olan şu insanoğlunun garip hali değil midir?
Haklı olarak ölümü hiç deneyimlemediği için ona dair iç görü geliştiremeyen insanoğlu, ölüme karşı hep 1-0 yeniktir. Kimi İlkçağ filozofları, “Ölüm geldiğinde burada değiliz, öyleyse ondan korkmaya gerek yoktur,” demişlerdi. Wittgenstein, buna yakın bir söylemle , “Ölüm, yaşamın içindeki bir olay değildir, ölüm yaşanmaz.” der. Bana kalırsa, ki aslında kalmaz ama, ölümde bizi korkutan en çok da bunu tek başımıza göğüslememiz gerektiğidir. Ölürken kimse size yardım edemeyecektir; şöyle öl, şöyle nefesini bırak, bak göreceksin ne kolay öleceksin , ben de böyle yaptım çok kolay ölmüştüm, şeklinde telkinde bulunmaz kimse. Orada ölümün yaşarken girilemeyen sahası bizi korkutur. Yaşamın içindeki yalnızlık, paylaşımsızlık, bizi boğan, hırpalayan yokluk duygusunun bir ucu ölüme değer. Hemen yaşama, paylaşıma dönmek isteyişimiz en çok bundandır. Var olma kaygısının yarattığı anlama tutunma ihtiyacı, benliğimizi bir yerlere iliştirebilme sorunsalı bizi yaşama bağlar. Tüm fobilerin altında ölüm korkusu var, tüm ilişkilerin altında yalnızlıktan delice kaçmak güdüsü, böylelikle ölümden zıt bir yönde yol almak hatta ona meydan okumak yatar. Siz bir mezarlığın yanında yaşamak ister miydiniz? Her gün ölümü hatırlamak, ve o mezarlıkta yakınlarınızın yattığını bilmek. Ya da o mezarlıkta yerinizin hazır olması, her gün balkondan o mezarlığa bakmak.
Aslında en az ölümün bilinmezliği kadar acıtan bir şeydir doğum öncesi hakkında hiç bilgi sahibi olmayışımız. Belki bu konuda bilgimiz olsaydı ölümden bu kadar ürkmezdik, ‘Ben biliyorum nereden geldiğimi, herhalde yine muhtemelen böyle bir yere gideceğim.’ diyebilirdik. Ya da ölümü bir kere deneyimleyebilseydik ve sonra yeniden dönebilseydik buraya, şöyle konuşabilirdik mesela:
- Sen kaç kere öldün hayatında ?,
- Ohoo ben defalarca gittim geldim, hiç korkulacak bir şey değil, millet ne kadar abartıyor…
- Ben bugün ilk defa öleceğim de, ondan sordum.
- Korkacak bir şey yok merak etme, gidiyorsun sonra geliyorsun gene. Sıradan bi durum…! Ama dikkat et 30. ölümün sonunda sobe! Dönemiyorsun bir daha…
- ?!
İki yanı da silinmiş dar bir gökyüzü fragmanı seyredip duruyoruz. Ortada salınan gökkuşağına hırsla iliştiriyoruz varlığımızı yaşam efektleriyle. Kadraja hiç girmeyen, orda ötede bizi bekleyen akıbetten bi haber olarak. Eğer yaşam denen şu tuhaf oyunun kuralları bu kadar ağır olmasaydı, farklı yaşamlara sahip olabilseydik ya da, ölümle düşünsel anlamda baş etme gücü bulabilirdik kendimizde. Ancak ölümün kendisine otopsi yapamıyoruz. Yalnız, ölümü betimleyemesek de, hiç ölmeyecek olmak burada çok can sıkıcı bir şey olurdu. Şu dünyada sonsuza dek yaşamayı isteyecek kaç insan çıkar ki?
Bir şeylere kafa yormak, onunla bağ kurmak, onu içselleştirmenin, ona yakınlaşmanın bir yoludur. Öyleyse ölümü düşünmek, çeşitli vesilelerle onu kanıksamak, ona karşı yabancılaşmayı üzerimizden bir nebze atar. Doğrusu bize ölüm hakkında en çok din ve felsefe bir şeyler söyler. Dinler ve felsefe ölümü “öğretir“ insana. Dine olduğu kadar bu konuda felsefeye de güvenirim; aklımı bana geri verir çünkü. Saf ve anlamsız bir mutilikten korur beni. Kendimi işaret ederek varlığımı kotarma yoluna gider. Yüzeysel anlamda ölüm hep bir korku kılığında gezer. Ne zaman başınıza geleceğini bilmediğiniz dehşetengiz bir olay gibi dillerde gezer durur.
Öte yandan kurulan ölüm rabıtaları ya da tasavvufta ölüme dair çeşitli egzersizler hep yine ölümü öğretmeye yönelik çalışmalardır. Sizin varlığından habersiz yaşayıp gittiğiniz bazı alıcıları hayata geçirirler. Ölümün sadece bir şekil değiştirmeden ibaret olduğu ve yine sadece bedenin elden çıkması olduğu gerçeğini en güzel hissettiren, bunu etinize bir levha gibi çivileyen, saf, bulanmamış, hak bir sufizmdir. Veya sufizm bunu öğreten ve yaşatan sayısız yoldan sadece bir tanesidir.
Camus, ‘Hayat yaşanmaya değer midir?’ diye sorar. Ölümden önce sorulan en güzel sorulardan biridir bu. Ama bu ölümden sonrası için de cevabı gerekli bir sorudur. Ama cevaplayabilmek için yaşamın nedenini bilmemiz gerekmiyor mu? Neden yaşıyoruz sorusunun cevabı lazım ki bu sınavda arka sayfaya geçebilelim. Hayat gerçekten yaşanmaya değer midir ki uğruna savaşıp sonra ölmeye de değer olsun? Ölümü anlamak için yaşamayı; yaşamı anlamak için ölümü öğrenmek…. İhtiyacımız olan budur. Ölüm, tüm farklılıkları, ne işe yaradığı belli olmayan hiyerarşileri durgun, sessiz, bilinemez bir noktada eşitler. Tüm insanlığı aynı seviyede buluşturan sabit bir noktada durur o. Ölüm ve yaşam iç içe ritimlerle ilerleyen bir müzikal gibidir. Ölüm ve yaşam sorunsalı, zaman ve mekana bağımlı insanoğlu için önce kendini anlamayı, kendini “bilmeyi” zorunlu kılar. Kendisi hakkında yapılan bir ağır sınav içinde yine kendisi hakkında sorulan sorulara cevap vermeye uğraşır yaşam boyu, son soru ölümle ilgilidir. Son ana kadarki sorular gibi çoktan seçmeli de değildir ki, seçme şansı olsun. Ölümle ilgili soru hayat kitabında yer almayan sayfadandır; içeriği müphem, içeriği karanlık.
Her halükarda, iyi ki ölüm vardır. Yoksa nasıl dayanırdık yaşam denen belirsizliğe? Ölümden daha acı olan şey yaşamaktır, buna ,yaşamdaki bu belirsizliğe gerçekten güç yetirebilmektir! Göğsünde rastgele sıkılmış bir kurşun gibi atan kalbinin varlığını kabullenmek, ona her geçen günde yine yaşamı sevdirmeye çalışmak, budur zor olan düşünen için. Var olan, sürüp giden hayat ırmağında boğulmadan yüzmek, derinlerden inci aparmak, onu ziynet edinmektir hem de! Algıların sahteliğini geçip, yaşadığın gezegendeki uyuma, o müthiş dengeye eşlik etmek… Daha ilerde o olmak! Varlığın hengamesini öteleyip kendine varmak! Canın ne kadar sıkılsa da, insan adıyla gezip durduğun şu topraklarda sürekli bir şeylerle savaşmanın getirdiği kekre tadı duymadan şerbetlere gark olmak! Hem çok aciz hem çok güçlü olduğunu anlayınca bu çaresiz ikilemden bir çırpıda olmayışların vadisine atlamak! Eğleşmeden dinlemek geleni, eğleşmeden yola varmak. Vakit geldiğinde bir göz kesilmek; ötesini unutmak. Daldırmak kendini ! Ne orada ne burada olmak; hem orada hem burada olmak! 'Elinde ne kaldı?' diye sorulunca, 'hiçten öte hiç' diyebilmek. 'Onu da terk et' denilirse, terk etmeyi de terk etmek!
Ölümü böyle ölene, yaşamı böyle yaşayana selam!
* suskunluk ülkesinde ihtilal adlı şiirden.
mart 2010 ankara
|