Marksist Türkiye Solunun Demokrasi ve İslam Anakronizmi yahut İslami Solun Neliği [Namık Kaya]
Sağ ve sol, siyasetin değil sosyal bilimlerin terimleridir. Siyaset, pek çok şeyi olduğu gibi bu terimleri de çirkinleştirmiştir. Ancak sağduyu sahibi kimse, politik zafiyetlerine ezilenler gibi konuşmamalıdır. Bu bağlamda taraf tutma, fanatizm bir tür hastalıktır; ümmet, bu hastalıklardan kurtulmanın yolunu aramalıdır. Aksi takdirde mağlubiyet ve mağduriyet yeryüzünde devam edecektir. Müslümanlar, kavram kargaşası içinde rüzgar gibi savrulup gidiyor. Sıradan bir insan olmak yerine, entelektüel bir Müslüman olmanın zamanı gelmedi mi diye kişiler kendilerini sorgulamak zorundadır. Kendini, hayatı, devleti, aileyi, eğitimi, savaşları, dünya barışını yeniden ve Müslümanca bir bakışla değerlendirme zamanı geçmemiştir. İlahi bir dini insan karihasının son dönem ürünlerinden olan sağ ve sol kavramlarının içine katmak mümkün müdür ? Din ile dünyevi kavramlar ne ölçüde örtüşebilir. İlahi / semitik / İbrahimî bir din olan İslam, “Musevilik ve Hristiyanlık“ dininin maruz kaldığı gibi ideolojik çatışma içine düşebilir mi ?! İslam, ideolojik çatışmalara hiç alet edilmiş midir?... türünden pek çok soru sorabiliriz. Sağ ve sol kavramlarının Doğu toplumlarına ait olmaması bizi şaşırtmamalı. Solun tarihsel geçmişindeki materyalist bakış Türk solu tecrübesiyle eşleştirilmemeli. Sol, bir bakış açısıdır; tıpkı sağ gibi. Hayata, insana, eşyaya, tabiata, ekonomiye ve geleneklere karşı belirginleştirilen bakış tarzı bir düşünceyi sol veya sağ yelpazeye yakın tutar. Sol ve sağ, bir Müslümanın zihninde farklı çağrışımlara sebep olur. Mesela mezheplere bakışımızda, devlet sistemlerini ve tasavvuf hareketlerini değerlendirmede, Kur’an’ın hukuk normlarını hayata uygulamada, cemaatçi teşkilatlanmalardaki rehber şahsa mutlak itaat prensibinde sağın ürettiği argümanlarla solun alternatifi farklılık arz eder. Dinin çıkış biçimini bile sağ ve sol çerçeveye oturtmamız imkan dahilindedir. Sol, İslam'la yan yana gelince Türkiye tecrübesi nedeniyle antipati oluşturabilir. Çünkü geleneksel ve ideolojik Türkiye solu materyalizmle flört eden bir akımdır ve Karl Marx’ın "Din, halkların afyonudur; din, zenginlerin fakirleri / mağdurları / mazlumları aldatmak için ürettikleridir" tezini esas alır. Marks’ın tezi Hristiyanlık ve Musevilik tarihinde geçerli bir tesbittir. Bununla birlikte kitaba uyan değil de kitabına uyduran Müslümanlar’ın tarihinde din sadece Allah-insan ilişkisi olarak kalmamıştır. Bunun en tuhaf örnekleri de insanları zorba sistemlere itaat ettirme, saltanata boyun eğdirme, şeyhlere bel bağlama, idarecilere itirazda bulunmama; yönetici, zalim / fasık olsa da susma ve sabrı tercih etme gibi tüm kabuller dinleştirilmiştir. Sıraladığım uygulama ve anlayışlar İslamî bir tavır olmayıp geleneksel teamüllerdir ve dinleştirilmiş bir Ortadoğu zihniyetidir. Marks’ı eleştirirken şûrâdan saltanata, Kur’an’dan mezhep taassubuna, ümmet bilincinden kavmiyet hastalığına, tevhitten tefrikaya batmış sözde Müslümanları arındırmak hatasına düşülürse yanlışın ekmeğine yağ sürülmüş olur. Şûrâyı terk eden toplumun, saltanatı haklı çıkarmak için kardeş katlini ve dolayısıyla devlet terörünü caiz gösterme tavrı, suçun kabahatten fazla olması bahtsızlığıyla eşdeğerdir. Şûrâ sistemini, hele hele sıradan bir bakanlar kurulu zanneden mantığı ciddiye almak, ciddiyetin onuruna dokunur. Müslümanların tarihinde Sünnilik / Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebi, sağ karakterlidir. Sünnilikteki sünnetin tarihsel anlamı, Müslüman toplumun geneli tarafından kabul gören anlayış ve davranış biçimleri anlamını taşır. Sünnet bugünkü anlamını H.3.yy’dan sonra kazandı. Ehl-i Sünnet ifadesini ilk kullanan Emevi kralları, devletin zulmüne ses çıkarmayan, sabırla köşesinde bulunup idareyi sorgulamayan, sadece ahireti düşünüp etliye sütlüye karışmayan insan tipi üretmenin simgesel sözcüğü olarak kullandılar. Sünnet kelimesine yüklenen bu anlam zamanla peygamber tavrıymış gibi ümmete de yutturuldu, bilenler de kendilerini tekkelere attılar yahut sustular. Tüm saltanat sistemli Müslüman devletler, Emevi tarzı İslam anlayışını diri tuttular. Sünniliğin siyasetteki en yaygın uygulamalarından biri Osmanlı’nın "Zillullah-ı fi’l-Arz (yeryüzünde Allah’ın gölgesi)" yakıştırmasını padişahlara mahsus bir ünvan biçiminde kullanmasıdır. Bu ünvan hem eski Türk hakanlarına verilen kutsallıkla ilişkilidir hem de Emevi hokkabazlığının yansımasıdır.
Sağ; otoriteyi yüceltme, statükoya sorgusuz itaat, tepkisizliği toplum ahlakı haline getirme, milliyet-çi olma, töreleri toplumun belirleyici ana unsuru sayma, ataları yüceltme, toplumsal tabakalaşmayı (soylu, efendi, ağa, paşa…) benimseme, muhafazakarlığı hayat biçimi yapma anlayışıdır ve Kur’an’ın tezleriyle çatışmayı temsil eder. Sol; düşünce özgürlüğünü, adil paylaşımı, insanlığın hukuki eşitliğini, değişim yanlısı olmayı, gelişim sürecini kabullenmeyi, toplum tabakaları arasındaki sosyal adaletsizliği gidermeyi ifade eder. Solu Sovyetlerle, Küba’yla, Çinle eşdeğer tutmak yanlıştır. Onlar, ateist ve mutlak maddeci bir dünyanın solcuları olup Hristiyanlık’ın sapkın tanrı tasavvuruna ve ruhbanlık sistemine -haklı olarak- başkaldırdılar. Sol, komünizme taraftar olmak değildir, ancak komünist solcular da vardır. Bu minvalde Marksist, Leninist ve Maoist solcular dünyaya evrimin, ateizmin, zulmün başka bir tarafı olarak katıldılar. Sol ile ateizmin veya sol ile zulmün birleştirilmesini reddetmek gerekir; Allah ile barışık solu tercih etmek Müslümanca tavırdır.
Rahmetli Nurettin Topçu, "Sosyalizm, asrımızda hiç benzeri görülmemiş şekilde çiğnenen kul hakkı davasıdır. Sosyalizm, bahtiyar beldenin hayat planıdır" der. Bunda şaşılacak nokta bulamıyorum. Hatta yine rahmetli Nurettin Topçu’nun "Sosyalizm, devrimizin şeriatıdır. (yasasıdır, hukukudur)" demesine şaşmamak gerekir. Çünkü o, Kur’an’ın dinamiklerini seslendiren anlayışın şimdi sol yelpazede yaşandığını anlatmaya çalışmaktadır. Ancak solculuğu tabulaştıran anti-demokrat solcuları bu gerçeklerden tenzih ederim (!)
Demokrasi, kendi içinde farklı yorumlara tabi olan bir sistemdir. Demokrasi, kendi başına bir değer olmayıp, insanlığın tecrübeler sonucu ulaştığı bir paradigmadır. Demokrasi kutsal değildir; ancak kutsal olan insana hizmet verme metodudur. Demokrasinin içini sosyal ve liberal anlayışla doldurmak ne kadar doğalsa, İslam'la doldurmak da o kadar normaldir. Ancak bu durum demokrasi’nin “seküler mantık ve Hristiyan ahlak“ ürünü bir gerçeklik olduğunu değiştirmez. Demokrasi, kültürlerin uzlaştığı ortamın adıdır ve laik temeller olmadan yaşama şansı yoktur. Laiklik ruh, demokrasi bedendir. Bilhassa Anglo-Sakson coğrafyanın demokrasi anlayışı, özgür insan modelini üretir ve gerçek laikliğe kapı aralar. Bu bağlamda konuşursak solculuk, insanın özgürleştirilip aydınlatılması ve dogmalardan arındırılmış mantıkla dünya görüşü belirlemesidir. Batı’daki solcular, bu tür bir sonuca, aslı bozulmuş Hristiyanlık’tan uzak durarak ulaşmışlardır.
Laiklik, hür iradenin din ve mezhep seçiminde özgür davranma garantisiyken; demokrasi, zihnin dogmalardan arındırılması ve kişilere karşı önyargıyı terk etme tavrıdır. Fakat Marksist Türk solu, laiklik ve demokrasi konusunda özürlüdür. Çünkü Türkiye’nin Marksist solcuları, tarihinde hiçbir zaman gerçek demokrasiyi ve özünde laikliği savunmadılar. Laikliği camilerin açılması ve oruç tutmakla sınırlayıp, demokrasiyi diskotekte vakit öldürüp rahatça şampanya yudumlamaktan öte anlayamadılar. Ayrıca hayali bir dindar profili çıkararak İslam’ı gerilik, Müslümanı karanlık modeli kabul ettiler. Marksist Türkiye solu genel olarak önyargı, insafsızlık, tahammülsüzlük sembolüdür. Karşıdakini anlamanın yanında olmayan Marksist nitelikli Türk ve Türkiye solu, karşıyı anlamlandırmanın ve düşman üretmenin adresi olmuştur. Marksist Türkiye solunun geneli, hırçındır ve anti demokratik meyilleri vardır. İktidara gelmek için yavuz hırsız rolüne bürünerek “ordu göreve“ diyebilir, orduyu halk gözünde demokrasi düşmanlarıyla işbirliğine giden kurum biçiminde lanse edebilir. Bunu yaparken de demokrasi şampiyonluğu ve laiklik çığırtkanlığı sergiler. Mesela Menderes’i asan zihniyet Türk sağı değildir. Sosyal depremler, anti-demokratik uygulamalar, insanları andıçlamalar, başörtüsüne insafsızca ve düşmanca kin kusmalar, İslam’ı entelektüel bazda anlama konusunda zihinsel özürlülük ve daha nice herzeler Marksist Türkiye solunun genelinin karnesini süslemektedir. Gerçek bir aydınlanmayı hiç istemeyen, entelektüel Müslümana tahammülü olmayan, özgürlükleri ilginçtir ki laiklik ve demokrasi adına yok etmeyi başarı (!) sayan, 1940’lı yılların baskıcı zihniyetine özlem duyan, 2000’li yılları 1940’lara geriletme eğilimiyle coşan bir zihniyet ülkemize, ahlakımıza, dinimize, ekonomimize, sosyal yaşantımıza, politik referanslarımıza hiçbir şey veremez. Kur’an’ın “De ki: Ey nankörler / Ey gerçeği örtenler! Tapmam taptıklarınıza, kulluk etmezsiniz kulluk ettiğime, kul değilim sizin taptığınıza ve ibadet edenler değilsiniz benim ibadet ettiğime. Sizin dininiz size, benim dinim bana."(Kafirun Suresi) mesajındaki evrensel tahammül, Marksist Türkiye solunun ekseriyetinin tanımadığı ve asla tanıyamayacağı bir algı perspektifidir. Dedem, İvriz Köy Enstitüsü mezunuydu. Sadece ondan işittiğim hatıralar bile Marksist Türkiye solunun ekseriyetinin ülkeye ne tür zayiatlar verdiğini göstermesi açısından bana yeter.
Solcularımız, ekseriyetle, İslam’ı kaynağından entelektüel bazda anlamak için asla kafa yormazlar; çünkü Kur’an’ı anlamak onları korkutur. Kur’an’dan ürkerler ve Kur’an onlar için sadece cenazede ve namazda okunması gereken tanrısal bir kitaptır. Bundan fazlası ya dincilik yahut cinciliktir; bunlar da irtica cadısının Gargamel yeğenidir. Marksist Türkiye solcularının ekseriyeti, Kur’an’ın siyasi, sosyal, ekonomik, psikolojik, antropolojik, pedagojik bakış açılarından ve tarihsel sürece tanrının müdahelesinden asla haz etmezler. Buna rağmen kalkıp dinden ahkam keserler. Sorarım onlara, size bu lafbazanlık serbestisini hangi bilimsel alt yapı, hangi ahlaki değer ve hangi pragmatist tanrınız vermiştir? Demokratik sistemi anti-demokratlığına vesile eden Marksist Türkiye solunun ekseriyetinin gaflet ve dalalet içindeki bireyleri uyanmalı ve milli değerlerine karanlık ellerin yönlendirdiği gibi değil, Kur’an’ın refere olduğu tarzda bakış geliştirmelidir. Demokrasiyi entelektüel anlamda tarihsel ve siyasal süreciyle kavrayan Müslümanlar da konjonktürü iyi okumalı, laiklik, demokrasi ve İslam’ı evrensel değerler zemininde çağın diline uygun dillendirmeli. Öğretmeni, milletvekili, parti başkanı, doktoru, aydını, gazetecisi, televizyoncusu, tiyatrocusu, edebiyatçısı vs. her meslek grubu öncelikle Müslüman olduğunu fark etmeli ve İslam’ın siyaset, ekonomi, insan algısı konularındaki tezlerini çok iyi kavramalı. Dünyadaki zalim ideolojilerin, sömürü düzenlerinin, sosyal ve ekonomik dengesizliklerin tek çözüm adresi Kur’an’a dayanan İslam entelektüalizmi olduğu hatırdan çıkarılmamalı. Dünyanın tüm insanlarını aile kabul eden Kur’an’dan Marksist Türkiye solu çekinmesin ve tanımadıkları Kur’an karşısında samimiyet testinden geçsinler. Müslümanım deyip "tanrının hakkı tanrıya, Sezar’ın hakkı Sezar’a" biçiminde bir anlayışa zımnen sahip çıkıp tanrıyı göklere mahkum eden ve hayattan soyutlayan bir din anlayışı eğer solcularımızda varsa, İslam’a mensubiyetlerini gözden geçirsinler. Bu tür Hristiyanlaşmış bir İslam’ı Kur’an asla kabul etmez. Müslüman aydınlar, İslam’ın nurunu ülkenin gerçek entelijansiyası olarak Marksist Türkiye soluna anlatmaya devam etsinler. Türk solcuları da Kur’an merkezli İslam’ın aydınlığıyla aydınlansınlar. Müslüman her entelektüelin temel görevi Hümaniter felsefe ve aydınlanma ideolojisinin sahteliklerini ortaya çıkarmak ve alternatifini bilimsel tezlerle ortaya koymaktır. Marksist Türkiye solunun en kısa zamanda hakikatı kavrayacağını umuyorum; ancak yaptıkları yapacaklarının garantisiyse ümidimi geri alıyorum. Sol yelpazeden İslam’ı yorumlamak klasik kabullere ters görülebilir. İslam’ın sol yorumu, tasavvufun ve Bâtınî te’villerin yorumuyla içselleştirilmiş günümüz İslam anlayışıyla örtüşmeyebilir. Bu gerçek bir yana İslam’ın sol yorumunu şu şekilde anlayabiliriz:
1. İman ve akıl mı daha önce gelir denilince "akıl, imandan önce gelir" düşüncesini kabul etmek. Yani aklı olmayanın dini olmaz ilkesini sıkı sıkıya benimsemek. 2. İnsanı özgür kabul edip alın yazısı kavramını reddetmek. Eylemlerimizde mutlak özgür olduğumuzu ve bu sebeple sorumlu tutulduğumuzu kabullenmek. Kaderi tabiat kanunları ve doğal yasalar dışına çıkarmamak.
3. Akıl ve nakil karşı karşıya geldiğinde aklı esas alıp nakli yorumlamak. Tüm nakilleri bilgiyle zenginleşmiş, tecrübeyle donanmış ve başka akıllardan da yararlanan bir mantıkla elekten geçirmek. Nassa karşı aklı çalıştırarak faydalanma yoluna gitmek.
4. "Hayır, Allah’tan; şer, insandandır" fikrini benimsemek. Yani Allah şerri yaratmaz, insan tabiatın tersine giderek şerri üretir. İnsan; ahlak, tabiat ve evren yasalarıyla çatışan bir davranış içine girince de felaketlerle karşılaşır. Bu bağlamda kıyameti koparan insanın bizzat kendidir.
5. Ahireti hayat sürecinin yeryüzündeki başkalaşmış devamı saymak. Adem’in yaratıldığı cennet de Adem oğullarının devam edeceği cennet de yeryüzüdür. İnsanlık kendi felaketini hazırlayıp da kıyametin kopuş sebebi olduktan sonra yeniden yaratılış aynı mekan üzerinde gerçekleştirilecektir. 6. Amel ve iman, birbirini tamamlar bütünlüktür; birbirinden ayrı düşünülemez görüşünü savunup imanı amelden bir parça kabul etmek. Eyleme geçmeyen bir kabulleniş biçimi adaleti, barışı, estetiği ve iyiliği hakim kılmayacağından hatta zumlu, savaşı, çirkinliği ve kötülüğü yok edenlere fayda getirmeyeceğinden bir kıymet taşımaz. Çünkü Kur’an iman ve eylem birlikteliğine vurgu yapar. Öyle ki tanrıya iman etmeyen ancak adalet, barış, estetik ve iyilik için savaş veren kişi pasif müminden üstündür. 7. Maveraünnehir Hanefilik’i, İbn-i Haldun’un tarih felsefesi, Mutezile görüşleri, Şatıbi’nin Makasıd-ı Şeria’sı ve Fazlurrahman düşünceleri etrafında bir senteze ulaşmak. Dahası Ali Şeriati, Mustafa İslamoğlu, Hasan Hanefi, Sezai Karakoç, Mehmet Akif Ersoy, İhsan Eliaçık, Muhammed Abdüh, Ali Bulaç, Hayri Kırbaşoğlu, İlhami Güler, Mustafa Öztürk, Muhammed İkbal, Aliya İzzet Begoviç ve Nasr Hamid Ebu Zeyd etrafında oluşturulan müktesebat ile yeni bir İslami düşünce perspektifi geliştirmek. Bu bağlamda Matüridi’nin İslam coğrafyasında ilk İslami felsefe klasiği olan Kitabu’t-Tevhid’ini yeniden gözden geçirip İslami aydınlanmanın inşasını gerçekleştirmek. 8. Sahabeyi üstün insanlar olarak değil, peygamberin eğittiği ve zaafları olan insanlar kabul ederek Vahşi’nin Kufe’de alkol komasından ölmesini, Halife Osman’ın Ümeyye oğullarına inisiyatif sağlamasını, sahabeden pek çok kişinin Arap asabiyeti taşımasını beşeri ve tabii bir zafiyet sayıp ulaşılmazlık etiketini ve sahabe tabusunu Kur’anî bir anlayışla reddetmek. Tarihi yücelten değil tarihi anlamaya çalışan ve tarihi şahsiyetlerden çağına yol haritası üretme noktasında yaralanan bir mazi anlayışı üretmek. Yani tarihi kaçışın ve çaresizliğin limanı olmaktan çıkarıp sadece ders ve ibret konumunda tutmak. 9. Muhafazakâr, tutucu ve dogmatik kabuller yerine "Allah, her an yeni bir iş ve oluştadır." ayetinin anlayışına uygun olarak sürekli değişim ve gelişim taraftarı olmak. Bunun yolunun da tabulaştırılan bütün değerlerin eleştiri, sorgulama, analizden geçirilerek oluşabileceğini bilip eyleme geçmek. Müslüman; muhafazakar, gelenekçi, tutucu, ırkçı, militarist, kör itaatçi olamaz deyip fiilen bunu ispatlamak. 10. Kur’an’ın hukuk kurallarının değişken olacağını, hukuki tavsiyelerinin şartlara göre değişebileceğini, çünkü amacın korunması için tarihsel araçların konduğunu ve fıkıh geleneğindeki içtihatların bunu net anlattığını beyan edip hukuk ilkelerinin ve tevhit esaslarının değişmeyeceğini kabullenmek. Yani kanunlar değişkendir ama kanunun ruhu olan hukuk sabittir ilkesini dikkate alarak Kur’an’ın kanun hükmündeki emirlerinin zamana ve şartlara göre değişebileceğini ancak hukuki amacın değişmeyeceğini kabul etmek. Mesela yetim kızları ve dul kadınları korumada bir zamanlar çare olan çok kadınla evlenme çözümünün günümüzde evlilikle değil de kadına iş bulma ve kadını kendi ayakları üzerinde duracak biçimde eğitme anlamında değiştirilmesi gibi.
11. Ataları, şeyhleri, devlet adamlarını, fıkıhçıları (İslam hukukçusu) arızaları da olan insan kabul edip onlara olağanüstülükler vermemek ve gizli tanrılaştırma hatasından uzak durmak. Devlet, mezhep, tarikat kuranları aksiyoner ve aktivist kabul edip onları asla tanrı gibi kusursuz görmemek.
12. Milliyetçilik fikrini reddedip devleti değil, bireyi korumayı, hakkın büyüğüne ve küçüğüne bakmadan hak mücadelesini sürdürmeyi ve zulmün her türlüsüne konjonktürel yapının gereğine göre başkaldırmayı ahlak edinmek. Direniş teolojisi yahut teolojinin direnişini gerçekleştirmek.
13. İbadetleri sosyal içerikleriyle devam ettirmek. Zekatı sevap kazanmak için değil sosyal adaleti sağlamak için vermek; haccı insanlığın iman ve soy anavatanına gidiş aracı kabul edip hacdan gelince günahtan arınıldığı hurafesini terk etmek.
14. Kurtarıcı mehdiler ve mücedditler bekleme anlayışını reddedip kurtuluşun "tevhid temellerine dayanan birlik ruhuyla, adaleti inşa faaliyetiyle, insanları bir aile görme anlayışı" çerçevesinde mücadele etmekten geçtiğini savunmak ve bu nedenle de cemaatçi yapılanma yerine, sosyal hayatın her alanında birliği yansıtan çabaları sonuna kadar desteklemek, resmi örgütlenmeleri yaygınlaştırmak. Legal yapılanmaları teşvik etmek ve siyaset, hukuk, mülkiye, eğitim, sağlık, sanayi, sinema, spor, sanat, ticaret… alanlarında eyleme geçmek. 15. Kanaat önderlerini ulaşılmaz şahıslar gibi göstermeyi hata sayıp cemaatlerin her birinin kendilerine rehber edindikleri kitapları, cemaatsel siyasi duruşları, Kur’an süzgeciyle değerlendirip yorumlamak. 16. "Zulme rıza göstermek de zulümdür" prensibinin Kur’an’ın zulüm anlayışı çerçevesi olduğunu benimsemek ve edilgenlikten şiddetle uzak durmak.
17. Haccı bir ritüel olmaktan çıkarıp uluslararası bir kongreye dönüştürmek.
18. Cuma namazını Müslüman kitlenin haftalık istişare günü kabul edip Müslümanların problemlerinin çözüme kavuşturulduğu bir ortama dönüştürmek. 19. Tüm ezilenlerin hakkını savunmak, mazlumun dini tercihi önemsenmeden haklının üstün gelebilmesi için dünyadaki tüm barış hareketlerine katkı sağlamak ve bunun için düşünceler üretmek ve eylemlerde bulunmak.
20. Ekonomide doğal üretim kaynaklarından petrol, tarla, meyve ağaçları, madenler ve suyu devlet malı kabul edip bunlarda bireysel yahut lokal özelleştirmeyi ve bunları miras bırakmayı engellemek. Çünkü tüm insanlığın ortak ihtiyacı olan temel üretim araçlarının tekellere verilmesi adaletsiz paylaşımı sonuçlandırır ve haksız rekabetler üretir. Bu olumsuz durum sebebiyle insanlar bunlarda istedikleri oranlarda üretim yaparak ürünlerini devlete satarlar ve bundan kazanç elde ederler, ama asla mülkiyetlerine geçiremezler. Devlet, doğal üretim kaynaklarından elde edilen mal ve ürünü sıkı kontrol ederek çalışandan dengeli vergi alır ve hak edilen ücreti üreticiye verir. Toplumsal ekonomide mesafeyi çok açan, kişiler arası sosyal dengeyi bozacak düzeyde olan ekonomik açıklığı daraltıcı tedbirler alır; gerekirse hesaplardaki fahiş farkları müsadere edip hazineye devrederek toplumun hizmet ve ihtiyacına harcar. Bu sebeple faizli yapıyı ve faizciyi şiddetle cezalandırır. Devlet, herkesin ortalama bir ev ve bir araba sahibi olmasını, günümüz şartlarında 3.000 TL. aylık ortalama gelir sahibi olmasını sağlayan bir sosyal devlet yapısı oluşturur. Büyük işletmeleri / fabrikaları büyük iştirakli kurumlara dönüştürür; bu işletmeleri asla bireysel şirkete yahut aile şirketine dönüştürtmez, devletin %10, işçilerin / çalışanların %90 ortak olduğu yapılanmalar oluşturulur. Mesela okullarda öğretmenler, hastanelerde doktorlar, fabrikada işçiler, işletmede çalışanlar kurumlarının %90 hissesine sahip ortaklar olacaklar, ne kadar üretirlerse o kadar üretim payı alacaklar. Yani mülkiyetsiz ortaklık / mülkiyeti devlette olan veya kooperatifleşme adı verebileceğimiz bir düzenlemeden bahsediyorum. Ama Kurumda da herkes "işin zorluğuna yahut sorumluluk durumuna" göre farklı ücret alacaktır, bu da devlet temsilcisinin başkanlık ettiği bir genel kurulda ortaklaşa karara bağlanacaktır. Böylece hem sermayenin dağılımı daha dengeli olacağı gibi devletin vergi payı da kaçırılmadan elde edilmiş olacaktır hem de herkesin katılımıyla ortaklaşa yönetilen ve kurum kültürü oluşturan müesseseler yaygınlaşacaktır. Herkesin bir ev, bir araba ve aylık 3.000 TL. gibi ortalama bir geliri dışındaki tüm kazançları hazineye devretmesiyle devletin sosyal dengeyi, seyahati, özgürlüğü, sağlığı, eğitimi, ulaşımı, savunmayı, aile kurmayı ve güvenliği maksimum değere yükseltecek hizmetler üretmesine imkan sağlanır. Müslüman solun devlet anlayışında eğitim, sağlık, hukuk, emniyet ve ulaşım hizmetleri ya ücretsizdir yahut kısmi bir ücret karşılığında verilir; ayrıca her birey eğitilir ve üretime katkısı sağlanır. Hasta, sakat, zeka özürlü, bedensel özürlü… gibi sağlık yönünden muhtaç olanlara devlet emanet gözüyle bakar ve her türlü ihtiyaçlarını karşılıksız yerine getirir.
21. Devlet; denetleyen, kontrol eden, teftiş eden bir gücün adıdır. Devletin görevi kurumların sağlıklı çalışmasını, kurumlar arası koordinasyonu sağlamaktır. Ayrıca yeni istihdam alanları üretmede ve dünyayı takip etmede halkla birlikte projeler üreten bir kurumlar topluluğuna dönüşmelidir. Devlet; hukuk, asayiş ve dış güvenlik haricinde tüm alanlarda mülkiyeti kamulaştırma ve işletmelerde kısmi hissedarlık dışında sadece denetim mekanizması olarak varlığını gösterecektir. Teşebbüs gücü teşvik edilirken, zengin-fakir dengesi en alt düzeyde tutulurken dünya barışı için askeri, siyasi, hukuki yönlerden etkin barış yapan bir devlet inşa edilmelidir. Sömürgeye karşı mücadele eden, içeride sağladığı sosyal dengeyi ve tabiatla barışıklığı tüm dünyada sağlamak için mücadele veren, dünyanın bütün mazlum ve mağdurlarına çareler üreten bir devlet tam bir adalet devleti olacaktır. 22. Sosyal ve ekonomik temellerini "ahlak => adalet / hukuk => ekonomi" sıralamasına göre düzenleyen siyasal yapılanma içinde olan devlet kurgusuna sahip çıkmak. Her şeyde önce paylaşım ahlakını aşılayan, sonra kendisi için istemediğini başkası için de istemeyen bir bakış zemininde hukuk düzeni inşa eden ve fakirin hakkını vermeden sofraya oturmayan, sokağında fakir biri varken uyuyamayan bir iktisat ahlakına sahip kişilerin yaşadığı devlet algısı talebi. Bütünüyle serbest olan bir piyasa ekonomisini yasaklayan, haksız rekabeti engelleyen, kontrollü ekonomiyi benimseyen, halkın psikoloji ve ahlakını bozan tüm sosyo-ekonomik ve sosyo-politik fırsatçılıkları hukuk zemininde cezalandıran bir devlet. Esnafın dükkan sahibi yapılması, ticari ilişkilerinin sıkı kontrol edilmesi ve başka esnafı yok edici bir serbest piyasa rekabeti oluşturan tüm faaliyetlerden uzak durmasını sağlayıcı tedbirleri alan müdahil bir devletin gerekliliği. Esnaf teşekküllerinin arasına meslek ahlakını koruyan ve dengeyi sağlayan yapılanmalara izin verilmesi. Mesela aynı işi yapan iki dükkanın yan yana olmasını engelleme. Hz. Muhammed’in Pazar yeri parası almayı yasaklaması ve pazarda yer parası vermeyi engellemesi, rantiyeye karşı tedbirler alması, paradan para kazanmaya savaş açması, herkesin ürününü serbestçe ve güvenlik içinde satmasına fırsat tanıması kendi dönemi içinde devlet gücüne verilen adaleti yaşatma örnekleridir. Bu tarihsel örneklerden daima evrensel ilkeler çıkarabilen bir sistem üreten dinamik devlet talebi.
23. Tüm yöneticiler seçimle iş başına gelir ve sınırlı sürelerde iş başında kalır. Muhtar, kaymakam, vali, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı halk tarafından; kurum müdürleri ve amirleri belli kriterleri hak edenler arasında çalışanları tarafından seçilir. Hiç kimseye ayrıcalık tanınmaz, kimsenin koruma zırhı / dokunulmazlığı olmaz. Haklarını arayan örgütlü toplum yapılanması (vakıf, dernek, sendika, kulüp…) adaletin kuvvetlenmesinde gerekli görülür.
İslam’ın sol yorumu, dahil veya hariç ayırımına gitmeden zulüm türlerinin tümüyle mücadeleyi savunur. Kur’an’da zulüm kavramı 350 yerde geçer. En büyük zulüm Allah’a ortaklar belirlemedir. Çünkü tanrının birliğini tanımamak, vicdanı parçalara bölmek ve değerlerin kaynağını yok etmek demektir. Kur’an, genel olarak Allah’ın anıldığı yerlere saldırmayı, tanıklığı gizlemeyi, Allah adına konuşma yapmayı, bilgisizce tafra satmayı, barışa çağrıldığında savaş naraları atmayı ve intikam peşine düşmeyi, yetim hakkı yemeyi… zulüm davranışları olarak nitelendirir. Tüm eğriliklere karşı kimden ve nereden gelirse gelsin gerektiği yerde savaş baltasını çıkarmak ve lüzumunda barış çubuklarını karşılıklı içmek; Allah’ı, yaşayanların Rabbi haline getirmek ve Rab-insan ilişkisini hayatın dinamik bir bilinci yapma felsefesine düşünsel, teolojik, psikolojik ve pratik katkı sağlamak İslam’ın sol yorumudur ve dinin de ilkesel amacıdır. Ve bu da insan realitesinin temel dinamizmidir. |