Fakr: İmandan Korkuya [Lütfi Bergen]
“eşşeytanu ye’idukumul fakre/ şeytan sizi fakirlikle korkutur”(2 Bakara 268).
Özgürlüğüm kaygı ile neticelendi ve kaygım da büyük bir korku hissini ateşledi. Açlıktan, en çok fakirlikten korkuyorum. Şeytan sık sık geliyor, ”bir şeyler yapmalısın”ı fısıldıyor. O’nun gidişinin ardından kendimi hep kirlenmiş hissediyorum.
“Ey birader tu hemane endişeh/ey birader sen ancak endişeden ibaretsin”(Mevlana, Fihi Mâ Fîh, İz, 1994:188). Modern öncesi toplum için yoksullar Allah’ın bir hediyesi idi. Yoksulların varlığı problem sayılmazdı. Onlar fedakarlık yapmanın, namuslu ve temiz bir hayat sürmenin, tevbe etmenin, Allah’a kurbiyeti artmış bir hayatın numûnesiydi. Acı çekiyorlardı. Dünyevi yaşamın manasını ölümden ötedeki hayatta arayan toplumun nezdinde, ilahi saadete ulaşmanın fırsatını yakalamışlardı.
Modern kapitalizm fakirliğin, endüstrinin istihdam kaynağına dönüşmesi niyetiyle hareket ettiğinde “yoksulluk” üzerinde büyük bir kuşku doğurmuş oldu. Yoksulları fabrikada işgücüne dönüştüren bir “yazgı” çizilmeliydi. İnsanlar cılız ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra emeklerini satmayı reddediyorlar; ekmek bulduklarında, saatler sürecek külfete katlanmak için mana bulamıyorlardı. Yoksullar tüm diğer geçim imkanlarından mahrum bırakılmalıydılar. Ağır ve yoğun çalışmalarında ancak günü kurtaracak kadar ücrete kavuşturuluyorlardı. Kapitalizm, ücretlerin asgari geçim seviyesinde tutulmasını; yoksullara hayatta kalmak adına sürekli çalışma zorunluluğunu dayatmada elzem sayıyordu. Ücretin güdük tutuluşu, proleterleşmenin sürekliliğinin garantörü idi. Gerek “Batı”da ve gerek “Doğu”da “din”dar adamın en büyük dilemması; çalışmadığı zaman “sefil-günahkar”a, çalıştığı zaman da “köle”ye dönüşmekti. İnsanları önce yoksul ve sonra da yedek sanayi ordusu rolüne icbar eden “çalışma etiği”, “çalışan kazanır” vahyini deforme ediyor; aylaklığı sefaletin nedeni sayıyordu. Sefaletten kurtuluşun yolu da işsizi tekrar emek piyasasına ,düşük ücretli köleliğe sürmekten geçmektedir.
“Köylünün biri şehre geldi ve bir şehirliye misafir oldu. Şehirli helva getirdi; köylü iştaha ile yeyip dedi: ”Ey şehirli, ben gece gündüz un ta’lîm etmiş idim; şimdi helvanın tadını tattım, un gözümden düştü ve artık her vakit helva bulamayacağım ve elimdeki şeylerden soğudum. Ne çare ittihaz edeyim? Köylü helvanın tadını tattıktan sonra şehre meyl eder; çünkü şehirli onun gönlünü cezb etti. Naçar meyl ve muhabbet içinde zindegâni lazımdır”(Mevlana, Fihi Mâ Fîh, İz, 1994:171).
2000’li yıllarda Müslüman toplumlarda tatbik edilen ekonomik programla yeni bir olgu zuhur etti. İnsanların şehir ortamından gayrı alanlarda (kırdan ve köy ortamından) gelir elde etmeleri, geçim tutmaları imkansızlaştı. Kentler büyüdü. Kapitalistler sanayi yatırımlarına metalaştırdıkları istihdam ordusunun “pazarlık gücünü” kırabilecek denli çok sayıda bir nüfus kitlesini kentte depoladılar. Kapitalizm için bugün asıl problem “işsiz”ler değil, "tüketemeyen"lerdir. Pazarda sunulan mal ve hizmetlerin aktif tüketicisi/alıcısı olmayan "yeni yoksul", sosyal hizmet giderleri karşısında bir şey sunamayacak sefildir. Kâr getirmemektedir, masrafa neden olmaktadır, kötü yatırımdır, beladır. Vergi mükellefi olmadıkları gibi toplanan verginin “yükü” nü ifade ederler. Bir bilançoda sürekli pasif vermektedir, ”yeni yoksul”. Artık, Müslüman adamın, modern toplumun bileşenine döndüğü ve dirençten yoksun kaldığı ifade edilebilir. O, vahyi, kapitalizmin tanımladığı olgulara meyl ederek okumaktadır. Çalışma etiği, bir kısım insan adına gelişme-büyüme-yenileşme kriterleri çevresinde başarıya ulaşmış görünüyor. Müslümanlar da mezkur başarıdan istifade ettiler. Ancak bu, nasıl, ne maliyetle, neye varmak için gerçekleşmiştir? Modernlik Müslümanların aklî faaliyetlerinde itiraz edilemez bir “yeni Medine” paradigması inşa etmiştir. Dindarlık maddi hayatı kutsayan başarma mitidir artık.
Yoksulu sevmiyoruz; hatta “başarısız” adamı da sevmiyoruz. İnandığımız “din” içine “düştüğümüz” sevmeme duygusunu onaylıyor. Yoksulluğun bize uzak diyarlarda oluşunu hususiyetle tercih ediyoruz. Kapımıza gelmesini, sokaklarda yürümesini, hatta bizimle temas etmesini imkansız kılıyoruz. Yoksul “bela”dır, vahyî mesuliyetlerimizi hatırlatıyor. Zenginlik, istemesek de “ululanmak” eylemine dönüşüyor.
Şeytan’a direndiğimi sanıyordum. Hakikaten kirlenmişim. Tüm yapmalarım “kendimi sorgulamaktan kaçış”la sübut buldu. Dünyayı sorgulamakta güçsüzüm. Birbiri ardınca üç günahın kiri üzerimde: Ontolojik manada “fakir olduğumu unuttum. Allah’tan başkasına fakir kalmanın küfre denk sayıldığını. Nihayet insanların ekmeğe muhtaç kalışlarına duyarlı olmayı. Üç suçun içinde zulmetteyim şimdi.
İsmail Ankaravî’nin Minhacü’l Fukara’sında şöyle bir bahis vardır:
“Mesnevî: “Rızk-ı tu ber tu zi âşık-ter est” Yani senin rızkın sana senden daha aşıktır. Salih kullar rızk ve geçim kaydında olmaz. Kendisine lâzım ve vacip olanı eda etmeye çalışır, gayret eder üst tarafını Cenab-ı Hakk’a bırakır. İnsanın dünya için çektiği rezalet ve zillet, hep tamahtan hasıl olur. Tamah eden köledir. Kanaat eden Hürdür. Hazreti Peygamber: “esteizu billahi minel tama’a/ Tamah etmekten Allah’a sığınırım” buyurdular(…) tevekkül edenlerin fazileti (…): Bunlar o kimselerdir ki, Allah’ın kefaleti kendilerine zahir olmuştur. Rızk için dünya ehline boyun eğmezler. Fakr ve kanatlarının yüzü suyunu yere dökmezler. Bunlara göre rızk mukadderdir. Hakkın verdiğini kimse men edemez. Hakkın men ettiğini kimse veremez” (Afif Tektaş, Minhacü’l Fukara’nın Özü, Eren, 2004: 68-69).
Burjuvazinin karşısında işçi dünyası örgütlenmek istemektedir. Ancak işçi değişmiştir, yekpare bir olgu değildir. Vahyin Müslüman düşünceden silinmesi, Müslümanların öte-dünya algılarının yitirilmesi; zühdün mekanik maddecilikle mücadelesine ve modernleşmeyi aşma istidadına ket vuruyor. Müslüman düşüncenin zahidleri “aylak adam” olmamışlardı. Zahidler yaşadıkları toplumun en seçkinleriydiler. Lakin cemaatin en fakiri, ekmeği kazanç yönden en meşakkatlisi ne halde ise onun hayatını inşa peşindeydiler. Şeytana ve dünyeviliğe direnen bir adamın en fakir adamla benzeş olması gerekmekteydi. Onlar zenginliği musibet görmekte idiler: "Huzeyfe (ra), (Selman’a) Kendine bir ev yapsan, demiş. Selman bunu çirkin görmüş. O da devamla, Ağır ol da sana haber vereyim; sana bir ev yapayım, orada yattığın vakit ayakların şu ucunda başın da öbür ucunda olsun. Kalktığın zaman da başına değsin, demiş. Selman da buna karşılık : Tıpkı benim gibi düşünüp söyledin, demiştir”(Ahmed b.Hanbel, Kitabü’z-Zühd, iz, 2006:185). Bu insanların ruhbanlık yapmadıkların da biliyoruz. Dilenmemişlerdi. Sadece yaşamakla ilgili meselede farklılaşmışlardı. Dünyaya bakışlarında “yaşam kalitesi” kavramına izin vermeyecek bir düzey keşfetmişlerdi. Fakirliği yok edemeyeceklerinin fehminde idiler. Zira birilerinin zenginliği mukadderdi: "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Onların bir kısmı diğer kısmına iş gördürsün diye kimini kimine derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti ise onların toplaya geldiklerinden hayırlıdır"(43 Zuhruf, 32), "Allah; rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar buyrukları altında bulunanların rızıklarını vermezler. Halbuki bunda hepsi eşittir. Yoksa Allah'ın nimetini bile bile inkar mı ediyorlar?"(16 Nahl, 71). Fakirliği cezbe kılacak bir hareket metodu geliştirdiler. Böylece toplumun zenginleri, düşünen–abid-alim–fakir bir zümrenin halkasına girmenin “ahlâk değeri” taşımakla mümkün olabileceği yargısına kavuşuyordu. Alimler fakirdiler ve fakirlerin arasında yaşamakta idiler. Fıkhi konuda fetva danışmak ihtiyacı duyan biri, alimin ayağına gidip bekler sırası gelince meselesini sorardı. Bunun kapitalizmi frenlemek bağlamında etkileri vardı. Kapitali elinde tutan adam, bunu “emek sömürüsü” üzerinden ele geçirmiş olamazdı artık. Büyük ticaret, hayvancılık, tarım yoluyla büyüyen servet toplumun en fakir halkasının ortasında yaşayan ulemaya yaklaştığı oranda” temizlenmek” mecburiyetinden kendini alamamaktaydı. Böylece insanı dininden soyutlayacak denli bir mesai kavramı ve ölmeyecek denli ücret kavramı gelişemeyecekti. Zira ulema da yaşamını idame için emek-kol işçiliğini şiar edinmişti.
Müslüman tefekkür, inanan adamın fakirlik korkusunu aşamıyor ve tıpkı asketik (çileci) püritenler gibi düşünüyor. Yani kurtuluşu “iş etiği” uygulayarak dünyalığı garantilemek olarak değerlendiriyor. Başaranlar, kazananlardır:
“Asla aylak kalamayan, dua ve ibadet esnasında bile hep çalışan, bir yandan ilahi söylerken, parmaklarını ok ipi yapmak, tavşan tuzaklarını imal etmek üzere kullanan, şu paradokslar içindeki keşiş, Birader Jean’ı becerikli bir şekilde tasvir eden Rabebis’ye (…) şöyle yankı yapmaktadır: Aylak ellerden nefret ederim /acele edelim / Ey dostum, yeni urgan / Senin uyuşuk sırtını canlandırsın. (…)o dönem burjuvalarının kendi çalışkanlıkları adına, yalnızca manastırlardaki aylaklığa değil ,aynı zamanda soylu aylaklığına karşı da dikildikleri görülecektir” (Lucien Febvre, Uygarlık-Kapitalizm ve Kapitalistler, İmge, 1995:115-116).
Modern zamanlarda Veblen de “Aylak Sınıf” üzerinde durmuştu. İnsandaki üretici kimliği vurguladığı “işçilik içgüdüsü/etiği” son tahlilde endüstriyel yapılanmadaki insanın çalışma eylemi ile (üreterek) insani güdüsüne kavuşabileceği varsayımını öne sürüyor. Böylece kurumsal endüstri toplumu ile çalışma güdüsünü ortaya çıkarmış “proleter” kitlenin; düşük maaş verilerek işçi sömürüsünü yapısallaştıran bir önceki toplum modelinin zaaflarını tamir edeceği yeni toplumunu kutsuyor. Sanayi üzerine kurgulanan bir toplum, fertleri “aylak sınıf “ davranışından kurtaracak(!). Bu yargıyı Müslüman adam da bir şekilde benimsemiş olabilir.
Bununla beraber eski düşünce geleneğimizin “dünya tasavvurunda” mesele aynı şekilde ele alınmamış olmalı. Bu gelenek yıkıma uğradığı ve prototiplerini kaybettiği için şu an söylemek durumunda kaldığımız her “ters” düşünce “imkansız” addedilecek. Sülemi (ö:1021) Risale’de şöyle yazar: ”Peygamber (asv) “Fakirlik neredeyse küfür olacak” demiştir. Yani Allah’tan başkasına ihtiyaç, neredeyse küfür olacak demiştir (…) Nasıl Hakk’ın zatî sıfatlarından biri olan zenginliğin fakirliğe değişmesi caiz değilse, kulların fakirliğinin zenginliğe değişmesi de öyle caiz değildir” (Sülemî, Sülemî’nin Risaleleri, terc. Süleyman Ateş, AÜ, 1981: 16). Müslüman Düşünce aynı hadisi, modern zamanlarda zengin olma önermesinin delili saymıştı.
Fakirlik bir tevhid iradesi iken, şeytanın iğvasıyla nasıl da korkuya dönüşüyor.
...............................................................
[yazının aslı cemaat.com'da yayınlanmıştır ] |