Körüklü [Leyla Karaca]
Burada halat koptu kopacak! Bir ucunda insan; diğer ucunda merhamet var! Körüklü otobüsün tam ortasında o hiç durmadan dönüp duran yuvarlaktayım… İnsanı otobüsün iki yakasından da tek bir çalkantıyla topyekûn sıyıran bir şaşırtmacada…
Günün bitmesine yalnızca iki saat kaldı ve bu saatte dışarıda karanlığın içinden hızla kayan ışıklardan ve içeride o ışıkların cama vuran yakamozlarından başka bir şey yok. Kalabalığa karışan karanlık bir uğultu dört bir yan. Bu arsız uğultu içinde olabildiğince özgür bu körükte yol arkadaşlarımla –üç afacan sevimli genç ve körüğün hemen bitişiğinde yerde uyuyan – bu yuvarlağı paylaşmaktan memnunum. Hemen karşımda demirlere oturmuş gençler kenarda uyuyan gencin perişan uykusuyla eğleniyorlar. Körük, en saf halinden fersah fersah uzak bunca asık yüzün arasında kibar ve naif salınımlarla dil bilmez bir yabancı gibi duruyor. Onca hırçın dalganın arasında, onca yitirilmiş anlayışın ötesinde kendinden emin oynuyor suda. Demir atacağı güvenli limanda pespembe yüzüyle bu yaşlı kadını ve kucağında bebeğiyle ayakta zor duran bu anneyi mutlaka güvenli bir karaya emanet etmeli... Burada ruhun omurgası tam ortadan kırılmış. Omurgayı tutan halatlar da kopmak üzere. Körük, endişeli halini gizlerken, balerin kadın gibi yola savuruyor eteklerinden akan zamanı.
Trafiğin karmaşası içinde bu dev körüklü buz pateni yapan haylaz biz çocuk neşesiyle duraktan durağa kayarken hızla çarpacakmış da aniden vazgeçecekmiş gibi sert duruyor. Akbilini okutanlar kısa ve parlak bir “ dıtt” sesinden sonra ayaktaki kalabalığa dâhil oluyorlar. Otobüsün uğultusu yorgun ve halsiz yolcuların fısıltılarını bastırıyor.
Kalabalık biraz seyrelince daha net görünüyor yüzlerdeki hırs, daha aşikâr oynanıyor oyun. Her koltuğun arasında bir dinamit, her adım arasında el bombası. Karşımdaki dörtlü koltukta oturan iki genç çift, siyah beyaz resimlerden bir alıntı gibi duruyorlar orada. İki genç kız da yanlarındaki erkeklerin göğsüne dayamış başını yorgunlukla, yok göğsüne değil kucağına yatmış açıkça. Hemen yanımdaki dörtlü koltukta sıra sıra oturmuş adamlar. Bir tanesi elinde telefon sürekli uğraşıyor ve ağzında sakız, sürekli sakız çiğniyor. Onun yanında uyuklayan bir memur olmalı. O da belli aralıklarla telefonunu yokluyor.15 dakikada bir uykuya ara verip gerekli mesajları yazıyor. Onun yanındaki küçük bir burjuva taklidi. Kaygısızca değiyor gözleri insanlara, dokunmadan teğet geçiyor. Hiçbiri hemen önlerinde bekleşen yaşlı kadını ve her durakta kucağındaki birkaç aylık bebeğiyle arkaya ilerlemek zorunda kalan genç anneyi görmek istemiyor. Otobüsün körüğü dalgalı denizde kaybolmuş küçük bir tekne gibi yalpaladıkça bir nöbete tutulmuş gibi zapt edilemez ve oynak. Ya da limandan ayrılamayan kararsız bir tekne bu, kalın zincirlerle bağlanmış olmalı karaya. İsyankâr nefesinden özgür bir tutku akıyor. Sırtımı dayadığım tutunma demirlerinden arkaya baktığımda bir yardan aşağı bakan çocuk gibi ürperiyorum. Körüğün dibi öylesine karanlık ve dalgalı ki ben tutunmaya her davrandığımda daha çok sendeliyorum. Bu uçurum; bilinmeze ve yokluğa açılan karanlık bir kapı. Körüğü tam ortadan ikiye bölen siyah çizgiye basıyorum; bu, bir ekvator çizgisini andıran, iki yarımküreyi ortadan bölen emin bir şeride benziyor.
Karanlık bir fanusu andıran körük, bir akordeon gibi insanların kader örgüsünü buluşturan noktalar çizerek yaylanırken, ben, bunu eğlence ve konfora dönüştürmüş gençlerle aynı daire içinde, bu karanlığın içinden hızla kayıyorum. Elleri ve yüzleri koyu gölgelerle dolu gençler masumane gülüşüyorlar. Körüğün yanında cam dibinde başını dizlerine gömmüş uyuklayan arkadaşlarını uyandırmaya çalışıyorlar. Zayıf genç, mahmur bakışlarla kaldırıyor yorgun başını ve yine kaldığı yerden devam ediyor uyumaya. Otobüsün arka kısmında yolcular kuyruk gibi bir sağa bir sola savrulurken her şey olağan seyrindeymişçesine sakin bakıyorlar ön tarafa. Ön taraf nereye giderse arka tarafın da oraya gideceğinden eminler. Oturuşlarındaki sakinliğe hatta geceyle birlikte çöken rehavete bakılırsa bu konuda en ufak bir endişeleri yok. Hiçbirinin aklına bu otobüsün onları bilinmeyen bir yere götürebileceği gibi bir ihtimal gelmiyor. Kuyruk arada bir zıpladıkça, hoplayıp yine usulca oturuyorlar yerlerine. Karanlık bir ırmağın içinde doludizgin akan bu körüklü oyuncağın onları saadetli yuvalarına götüreceğinden eminler. Onları rahatsız eden yalnızca sıcak ve üstlerine yapışan nemli hava olmalı. Zaten havalandırma pencerelerinden yeterli oksijeni alabilmek için başlarını en uygun koordinatta tutuyorlar. Hesaplıyorum. İstanbul’da bir otobüse binmeyeli tam 15 sene olmuş.
Çömeliyorum. Oturduğum yerden yalnızca ayakkabılar ve pantolon paçaları görüyorum... Canı yanan bir köpek gibi canhıraş inleyerek açılan kapı ve ardından tıslayarak katlanmasının o güven veren sesi. Ter kokularına karışan parfüm kokuları, uyuklayan ve sakız çiğneyen erkekler, durmadan telefonla konuşan kadınlar. Bu uğultunun söylemek istediğini duymak için çabalıyorum. Terden incelmiş saçlarım şakaklarıma yapışmış. Fren sesi, gaz, cama vuran siluetlerin ışık oyunları, plastik tutamaçlardaki reklam rezervasyonu yazısı.
Körük, otobüsün ön ve arkasını ustalıkla birleştirirken kendisi bu bütüne özgür kalmak şartıyla dâhil olmuş. Bütüne birkaç noktadan yalnızca eğreti biçimde teğellenmiş, teslim olmadan. Eğnini mavi sulara dayamış serkeş bir tekne gibi. Gittikçe sinirlenen bir uğultuya karşın iskeleden suya atlayan bir çocuk kadar şen. Tüm keskin virajlara ve ani frenlere, kendi etrafında usulca dönmeye devam eden bilinmeyen bir gezegen sessizliğiyle yanıt veriyor. İçerideki tuzlu, bunaltıcı havaya aldırmadan durduğu yerde koşuyor. Bir sağa bir sola çalkalanışında bir rakkasenin yalnızca kendisiyle ve evrenle uyumlu titreşimleri saklı. Ya da tatminsiz bir kadının nevrotik dışavurumları. Sevdiği kadının adını sayıklayan bir adamın ıtırlı sesinin farklı tonları. Körük, ön ve arka kısımlarla da uyumsuz ve ters köşe… Burası, varlığın kırılma noktası. Varlığa eklemlenmiş kayıp bir hayalet olmalı bu dönüp duran ayağımın altında. Kuyruğu hiç durmadan titreşen bu kral kobra hırçın bir yolda seyrederken, bir eliyle tutamaçlara asılan genç anne tek koluyla kavradığı bebeğini avutmaya çalışıyor. Kucağından kayıveren bebeğini her durakta bir hamleyle yukarı itiveriyor. Sakız çiğneyen adam ve yanında uyuklayan, bebeğini korumak için var gücüyle direnen bu kadını görmemekte kararlı. Deli, sahte ve derin bir uyku içinde acımasız olmanın güçlü demek olduğunu sayıklıyorlar. Genç anne rahat edemeyip yüzünü genç çiftlere dönüyor. Bebek ağlamaya başlıyor tam bu anda. Kucağına yatmış kızın elini sıkıca tutan genç adam önce ağlayan bebeğe bakıyor, sonra kucağında yatan kızın gözlerine. Fısıldaşmaya devam ediyorlar. Genç adam (ve bu genç kadın) bu haliyle aşkı hiç bilmediğini ispatlıyor. Sosyal kodların önce muğlâklaşıp sonra anlamsızlaştığı, toplumsal şifrelerin hükmünün kaybolduğu bir yerdeyim... İstanbul!
Körüğün çemberi hızla döndükçe çapı küçülüyor, bir girdaba dönüşüyor. Gittikçe derinleşen koyu bir hiçlik oluyor. Ruhlardaki avazı yalnızca bu körük okuyabilir renkleri solgun bu tünelde. Kusarak dönüyor, şehrin hızına meydan okuyarak uzağa, daha uzağa kaçıyor. Geçip giden zamanın tüm çabaları boşa çıkardığını söylemek istercesine dört nala. O kaçtıkça ardından sürüyor tüm insanları, derin uykudakileri bile oturdukları yerden çok uzağa...
Günün bitmesine bir saat kaldı.
Son iki durak kaldı uğranılacak. Yerde perişan halde uyuklayan genç ayağa fırlıyor. Uzun boyuyla kolayca kavradığı tutamaçları bir bir aşarak ilerliyor kapıya. Arkadaşlarına aşina bir bakışla bakıyor, mesafeleri hiçleyen, samimi. Argo kelimeler eşlik ediyor delikanlı tavırlarına. Körüğün demirlerine tünemiş gençler aşağı iniyorlar. Kucağında sere serpe yatmış genç kızın elini sıkıca tutan adamla göz göze geliyorum. Yaşayan her dilden bir rica, bir umut biniyor bakışlarıma; o duymuyor. Bencilliğiyle örtüyor yüzünü, binlerce ben’den oluşmuş dehşetengiz bir kafes örüyor etrafına ve aşkla arasına binlerce mesafe. Halen tam önünde bir koluyla plastik tutacaklara asılmış bekleyen genç anneyi ve bebeğini gittikçe kovuyor bakışlarından. En az aşkla arasındaki mesafe kadar uzağa…
Burada halat kopuyor… |