Balçığın Taarruzu ya da İnsanın Ölümü [Lütfi Bergen]
Bu dünya "kendisine egemen olan hiçbir şeye dirsek çevirmez" (Gabriel Marcel, Varlığın Esrarı). Ama egemeni insanlığından uzaklaştırır, onu alçaltır ve kendisinin bir uzamı-vüsatı kılar. Dünya, her mânâsıyla bir güç-nefis saldırısıdır. Kendisine dokunan her mahlûku içine çeken devâsa bataklık. Sürekli yükselen ve kabaran çamur denizi. Nefis ve enaniyet zeminidir bu dünya; ve insan dahi çamurdan bedeniyle bu nefs talebinin, güç isteğinin ta kendisidir. Kozmik mânâda bakıldığında seyyare-i balçıktır.Bir fırının nazarına konmuştur ki hararet çamuru kurutsun, şekil alsın. Yine de şekiller burada daim kalmaz,engin su galebe çalar; kum ve toprak ıslanır, harc gevşer, balçık asliyet zuhûr eder.
Dünyada vâr olmak, dünyadan çıkamamak demektir. İnsanın maddi uğraşısı, varlığının çamur özünü ve varoluşunun cıvığa tahavvülünü bozamaz. Yüksek "insani" değerler, maddi inkişâf, nihayette insan ırkını "ahlâki" manada bir "sıçrayış" gerçekleştirmesine yol vermiyor. İnsan, bu karanlık ve günahkâr bataklığın malıdır; mahpustur. Böylece her toplum dünyayı inşâ etme uğraşısı içinde yeniden "kendini" de inşâ etmek, ahlâki değer bakımından "fail" olmak zorunda kalıyor. Ne ahlâk bakımından ve ne de dünyayı inşâ bakımından kesbedilmiş bir merhalede bulunmuyoruz. Balçık suyu gördü mü yeniden çamur bir hamur=humour oluveriyor ve yeniden keşfedilmiş bir paradigma ile şekil almayı bekliyor. Dünya, kendini alt etmede araç edilmiş keşifleri, insanın hizmetine vermekten de kaçıyor. Maddi anlamda onu ıslah etmek insanı egemen kılmayacaktır. Çünkü, egemen olayım derken, "egemen olunan" bir zahmete çekiliyorsunuz. Dünya, insanı "işleriyle" oyalar, aldatır. Saf delikanlı (adem)'in, şen dula (dünya) aşkı ve hizmeti beyhûde bir köleliktir.Çünkü insan toprak özüyle dökülecek, toprağa "fena" olacaktır. Delikanlı "fani"dir. Adem, yeni bir ademin sebebi olacaktır. Dünya, sevilmeyi ve bakılmayı bekleyen "şen dul"u ihtirasla oynayacaktır yine. Maşûkun hüznü hep bir lahzâdır ve yeni adamın hissinde "taze gelin"dir. Ölen ölür, yeni bir adam gelir; kurtulmaya.
"İnsan kurtuluş arıyor... bütün felsefe yapmalar, bir dünyayı yenmedir,kurtuluşun eşidir" (Karl Jaspers, Felsefeye Giriş, Dergah, 1981:40). Filozof kurtulamıyor. Çünkü "Eğer" diyor, "İnzivada kendisiyle iktifa edebileceğim bir kainat mevcut olsaydı, bu mümkündü(...) Fakat ben, yalnız başkalarıyla varım, yalnız başıma bir şey değilim"(Jaspers, age,1981:42). Kendi kuvvesinden aldıklarıyla kurtuluş imkanı yoktur. Tek başına "değer" üretememektedir. Lakin kalabalık da kaybolmuştur. Hepsi birlikte, el ele tutuşmuş körler kafilesi gibidir. Kalabalık ve topluluk halinde körleşmeye maruz kaldık. Topyekûn körleşme de "kaybolmuşluk"tur. Brugel'in meşhur "körlerin yürüyüşü" tasvirindeki çaresizlere benzemekteyiz. Gariptir o tasvir Bakara sûresinde bir sahnede daha dehşetli bir tablo sunar bize:
"Onlar, bir ateş yakıp ışıklanmak isteyen kimseye benzerler. Ateş, çevrelerindeki şeyleri aydınlattı mı Allah, nurlarını alıverir de onları karanlıklarda bırakır, görmezler"(2:17). "Yahut da gökten boşana boşana yağan yağmura tutulmuşa benzerler; orada karanlıklar var, gök gürlemede, şimşek çakmada. Ölüm korkusuyla, yıldırımların sesini duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Allah ise inanmayanları çepçevre kaplamış, kavramıştır"(2:19). "Şimşek neredeyse gözlerini alacak onların. Çakıp etraf aydınlandı mı yürürler, karanlıkta kaldılar mı dururlar. Allah dilerse duymalarını da alır, gözlerini de kör eder. Şüphe yok ki Allah'ın her şeye gücü yeter"(2:20).
Bir özgürlük tasavvuru yapılacaksa, modern toplum tarafından tasarlanan "dünya" algısı insanlığa pek bir şey kazandırmayacaktır. Çünkü insan "ahlâki silahlarını" terk etmiştir. Ahlâk eylemi ortaya koyamaması onun artık "hür" kalamadığının işareti. Modern insan sahip olduğu konut, giyecek, yiyecek, konfor/haz üzerinden özgürlüğünü yitirdi.Ona bolluk olarak görünen şeyler başka alanlarda maruz kaldığı "kıtlık" algısını tanımlamasına engel görünüyor. Eski dünyada yiyecek kıtlıkları yaşanmaktaydı ama mekan ve zaman algısı noktasında yoksul kalmak mevzuu yoktu. Şimdiki zamanda yiyecek bolsa da, "mekan" kıtlık içindedir. Kentler tanzim edilmiş ve sahiplenilmiş halde. Mekanın sahipleri, sosyal toplulukları proleterleştiriyor ve sınıfsal hizmet tabakalarına ayrıştırıyor.Bunun basit bir "mülkiyet düzenlemesi" ya da sadece hukuka ait "hakların teslimi" meselesi olduğu iddia edilmemeli. Çünkü kentler herkes tarafından alınan vergilerle kurulduğu halde herkesin kullanamadığı "kutsal mekan"lara dönüşmüştür.Mekanın bütünü yalnızca belli bir iktisadi modelin yaşayacağı şekilde tanzim edilmiştir ve bu modele hizmet etmeyen hiçbir iktisadi eyleme izin verilmemektedir. Kentte bireyi iktisaden özgür kılacak ve kendi kendine yeter bir "geçim"i mümkün kılacak her eylem anında "boğulur". Başka türlü proleterleşme sistematize edilemez çünkü. Bu çerçevede modern "dünyada mekan" yitirilmiştir. İleri sanayi toplumunda mekan dışında zaman da aynı kaderin kurbanıdır. Zaman "kıtlık"tadır. Eski toplumda, insanın "yapma" faaliyetini icra ettiği bir boyut algısı vardı.Yani zaman, yaşamayı ve yaşarken yapmayı ifade ediyordu. "Ağaç buduyorum", "kazak örüyorum", "hamur yoğuruyorum" ifadelerinde iş, zamanın zuhurudur. Zaman, hem iktisadi değer üretmenin, hem vakti yaşamanın, hem kainata karışmanın tezahürü idi. Eylemin gerçekliği zamanın içinde "yapma-yapılma" dengesi üzerinde var olmakta idi. Bu bir "hayret" hali, bir "kesb" hali, bir "sülûk" hali ve nihayet vaktin getirdikleriyle "hem-dem" olma idraki vermekteydi. Yaparken "yapılmakta" idiniz. Modern dünyada ise zamandan yana bireyin kendisine pek az bir pay verilmiştir. Birey aldığı maaş üzerinden, zamanını yitirmiştir. Maaşını veren egemene, zamanını devretmiştir. Zamanı elinden gittiği için gündelik mesaide geçen süre artık "yapma" fiiliyle ifade edilebilir olmaktan çıkmıştır. Zaman modern dünya tasavvurunda "geçirilir". "Ne yapıyorsun?" sorusundan "Zaman nasıl geçiyor?" sorusuna tahavvül eden cevap arayışı,insanın büyük bir kıtlık içinde olduğunu, büyük bir hapishaneye düştüğünü kanıtlıyor. Mesleki Saat (mesai) dışında, gözden çıkarılmış bir mecburi saat (ulaşım, kalabalığı yarma, formalitelerle uğraşma) olgusu bireye ait serbest saati gittikçe azaltmıştır. Sosyologların "boş zaman" dediği serbest saat "değer (ahlâk-inanç)" üreten ve bireyi yenileyen bir algı düzeyi de oluşturmaz. Çünkü "boş zaman" programlayıcıları bu zaman parçasında bireyin özgürleşemeyecekleri "total meşguliyetlere" (TV,stadyum, şenlik, şehvet, turizm, tüketim) boyun eğmesini başarmışlardır. Eski toplumda Newton da koyunları peşinde bir çoban da aynı ağacın altında semaya bakıyordu. Her ikisi de kainattan hayati değerler (ahlâk,erdem,inanç) devşiriyordu. Modern toplumun insanı bu imkanı yitirmiştir. Düşünürle emekçi belki aynı şeylere bakmaktadırlar: Mesajı içine yerleştirilmiş göstergelere. Modern toplumda "değer"ler üretilmemektedir artık. Komutlar alınmaktadır. Üstelik bu düşünürler için dahi böyledir.
Dünyanın insana dair taarruzu ile artık diyebiliriz ki, "insan ölmüştür". Dünyanın tümünde modernleşme, sürecini tamamlamak üzeredir. Müslüman adamın, "insanın ölümü" ya da "dünyanın balçığına saplanması" meselesi hakkında söyleyebileceği bir sözü var mı? Kentlere bu derece râm olduktan sonra imkan bitmiş gibi geliyor. O zaman tarih boyunca resullerin İlahi bir tedbirle kentlerden koparılmalarındaki hikmeti bir nebze anlayabiliyoruz. Kentler hastalıklıdır. Müslüman adam ne yapıyor? Görünen o ki, şu an o, içinde bulunduğu "kıtlığın" boyutları hakkında fehmetmek çabasında zayıf bir taakkul halindedir.
[yazının aslı sayhadergi.com'da yayınlanmıştır ] |