Solun yapısal sorunlarını düşünmeye çalışmak… [Ömer Faruk/C. Murat Özgünay]
Yakınlarda “Yeni Solda Büyük Buluşmaya Doğru” başlıklı bir toplantı yapıldı. Türkiye’nin değişik yerlerinden gelenler sürecin öncesi ve sonrası hakkında görüşlerini bildirdi. “Merkez”, “kitlesel”, “yeni” ve “sol” sözcüklerinin çokça geçtiği konuşmalarda “merkez” ve “kitlesel” sözcüklerinin arka plan bilgisine sahip değiliz. Bir niyetin mi, yoksa birikmiş ve sonuç alma imkânı olan bir potansiyelin mi ifadesi bilmiyoruz; bu durum açıklanmadı! Bu yüzden “merkez” ve “kitlesel” sözcükleri üzerinden değil, “yeni” ve “sol” sözcükleri üzerinden söz almayı deneyeceğiz.
Bu yazı memleketteki militarist ve milliyetçi hegemonyaya karşı “yeni” ve “sol” bir çıkışın nasıl olabileceğini düşünmek kaygısıyla kaleme alındı. Üzerimize çöken boğucu atmosferden “zamana direnen” bir kurguyla çıkabilirsek bir şansımızın olabileceği varsayıldı. Herhangi bir örgüt ya da harekete malzeme oluşturmak gibi bir kaygısı kesinlikle yok. Saptamaların hatalı da olabileceğini peşinen kabul ediyoruz. Bütün içeriklendirilmiş gerekçeler tarafından ikna edilmeye açığız. Saptamalarımıza hak veren arkadaşların da sessiz kalmamalarını rica ediyoruz. Hayatımız hakkında “söz alma” zamanı geldi bizce. Sözümüzü söylemeye başladık, sizinkini dinlemeye de hazırız…
***
KURAN’DAN KOMÜNİST MANİFESTO’YA
Bizce solun yapısal sorunları var!
Bu yapısal sorunları tanımlayıp bu sorunları aşmak üzere “yeni”yi tanımlayamazsak “sol” da olamayız, “yeni” de!
Kuran’ın ilk ayeti 610 yılında gelmiş; Bu tarihi İslam'ın başlangıç tarihi, 1789 Fransız Devrimi’ni de modernitenin başlangıç tarihi olarak alalım. Komünizmin başlangıç tarihi olarak da Komünist Manifesto’nun yayımlandığı 1848 yılını alalım. Kuran’la Komünist Manifesto arasında tam 1.238 yıl var. İslam, içinde yaşanacak bir hayat tahayyülü olarak komünizmden 1.238 yıl önce insanlara kendini anlatmaya başlamış. Bugünden baktığımızda modernitenin geçmişi 221 yıl öncesine, komünizmin geçmişi ise 162 yıl öncesine kadar gidiyor…
Memleket mahallesinde imam ve öğretmen var, ama aradan 162 yıl geçmiş olmasına rağmen “başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu içeriklendirerek anlatan ve 162 yıllık pratikleriyle de bunu örnekleyen” sosyalist yok. Şerif Mardin’e göre memlekette modernitenin temsilcisi olan öğretmen (= burada Kemalizm), imama, “derinliği olan bir hayat önermek” anlamında yenik düşmüş durumda. Yine bir modernlik projesi olan sosyalizm ise memleketteki bütün iddialarından çekilmiş gözüküyor, en azından şimdilik. Hatta salt memleketteki değil, dünyadaki bütün iddiasından çekilmiş gözüküyor… 1917 Ekim Devrimi ile birlikte bir ara dünyanın yaklaşık 1/3’ünü etki altına alan pratik tam anlamıyla başarısız olmuş durumda.
Bu sonucun birçok nedenleri olabilir; bence bir nedeni sosyalizmin, içinde yaşanılacak, imrenilecek, özlenilecek bir zihniyet dünyasını pratikleriyle kuramamış olması; 20. yüzyılda giriştiği atağı kaybetmesi; bu yüzden imama, öğretmene yenik düşüyor. Zira modernitenin ekonomizm, pozitivizm, rasyonalizm, pragmatizm vb hastalıklarıyla o da malul!.. Kendini “haklı kalmak değil güçlü olmak” üzerinden inşa etmesi de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir başka neden. Şu da var: Diğerlerinden farklı olarak sosyalizmin, kapitalizmin tahayyül dünyasının dışına çıkmak gibi güçlü bir isteği var. Bu istek ne İslam'da ne de modernizmde mevcut. Bu yüzden, “başka bir dünya mümkün!” diye adlandırılabilecek bu arayış sosyalizmi kapitalizme karşı tek seçenek olarak bırakıyor.
“ESKİ SOL”DAN…
Kısaca, sola dair bazı ön kabulleri sorgulamamız gerek artık…
Bu süreçten ikili bir yapı umuyoruz:
1. Solun yapısal sorunları, açmazları, tıkanma noktaları üzerinde cesaretle düşünen bir organizasyonun çıkması.
İlk kez sosyal demokratlarla sosyalistler aynı mekân içerisinde kalarak birbirleriyle konuşmaya başlayacaklar. Bu konuşmanın sonuç vermesi ise tümüyle şuna bağlı: “Ben biliyorum” diyerek konuşmaya başlanmamasına… “Belki de yanlış biliyorum…” tereddüdü içerisinde olmak, yani kibirden vazgeçmek gerek; aslında çok kolay ama bir o kadar da zor.
Bunu yapabilen bir organizasyon geleceği kurma konusunda bir adım atabilecektir. Solun yapısal sorunlarını tanımlayıp, onları çözme doğrultusunda çaba göstermek, bu doğrultuda birbirimizle konuşmak yerine, bir süre sonra dağılacak bir araya gelmelerle uğraşırsak boşuna zaman kaybederiz, bir kere daha yeniliriz bizce… Memleket siyasi iklimini değiştirecek herhangi bir iş yapılamamış olunsa da “birbirine düşmeden birbiriyle konuşmayı” başaran bir mekanizmanın kurulması bile şu noktada çok önemli.
2. Epeyce kaygan ve çalkantılı geçen memleketin politik/kültürel atmosferine dair bir duruş inşa ederek kendini örgütlemesi, çoğaltması. Haklı kalarak güç edinmesi. Güç edinmek için haklılık zemininden vazgeçmemesi… Yani karşı olduğu kadar yandaş olduğu zihniyet dünyasını, toplumsal ilişkileri örgütleyerek, yaşayarak inşa etmesi…
Bir ara söyleyenin nasıl içeriklendirdiğini bir türlü anlayamadığımız “parti olmayan parti” lafı vardı; biz bu kavramdan, “düzen dışı ilişkilerin yaşandığı alternatif hayatları” anlıyoruz. Esas derdimiz “yöneten-yönetilen ayrımının ortadan kalktığı, özgürlükçü, dayanışmacı ve insandaki yaratıcılık potansiyelinin önünde hiçbir engelin olmadığı, yoksulluk kadar yoksunluk üzerinde de düşünen bir toplumsallık” ise bunun bugünden küçük ölçeklerde kurulduğu, doğrudan demokrasinin amaçlandığı, etik sorumlulukların çok öne çıktığı hayat adacıklarını anlıyoruz. Ve kalıcı bir toplumsal dönüşümün böylesi bir süreçle mümkün olacağını düşünüyoruz. Ve bu süreci, tamamlanmış değil, sürekli kendini yenileyen, hata yapabilen, geri dönüşleri olan bir hareket olarak tanımlıyoruz…
Ve klasik sol literatürde dillendirilmeyen şu hususun altını defalarca çizmek istiyoruz: Deleuze ve Guattari’ye göre iktidarın artık merkezi yoktur, “iktidar her yerdedir”. Hem kişi olarak hem de birbirimizle kurduğumuz ilişkiler bağlamında bizler değişik oranlarda tahakküme razı olarak ve birbirimize tahakkümde bulunarak iktidarı üretiriz. Bu yüzden iktidar üretmeyen bir söylem “yalnızca devlete ve iktidara karşı olmayı değil, doğrudan doğruya kendimize karşı olmayı hedeflemesi gereken uzun süreli bir çabadır (Bakunin’den Lacan’a-Anti Otoriteryanizm ve İktidarın Altüst Oluşu, Saul Newman, çev.: Kürşad Kızıltuğ, s. 166, Ayrıntı Yayınları, 2006). ”Kısaca, iktidar artık asker, polis ve onların ideolojik aygıtlarından ibaret değil, kendini üretmek için çok daha karmaşık mekanizmalara sahip. İktidar üretmeyen bir toplumsallık için kendimizdeki iktidar hırsına karşı koymayı becermemiz, kendimize karşı olmayı denememiz ve yol arkadaşlarımızla olan ilişkilerimizde iktidar üretmememiz gerek.
Böylesi bir ikili yapının niteliksel tahkimat yapacağını, kalıcı olacağını, haklı kalmak üzerinden inşa ettiği duruşunu bir deniz feneri gibi uzaklara yayacağını ve birbirimizle kurduğumuz ilişkilerin “güç edinmek için reel politikaya razı olmayı dışladığı” için kirlenmeyeceğini ve bize bugünden gülümseme imkânını vereceğini düşünüyoruz. Hayalini kurduğumuz toplumsallıkta insanların kalbi ve vicdanlarının olmasını, empati yeteneklerinin gelişmesini murat ediyor ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerde etik sorumlulukların ağır yükünü taşımaya cesaret etmelerini amaçlıyorsak başka çaremiz yok; sınırlı kavrayışımız, kapasitemiz bize başka bir yol önermiyor! İnsanlıktan umudumuzu kesmemişsek, kalp, vicdan, empati ve etik sorumluluktan da söz ettiğimiz zaman benzer kaygıları güden insanların bu çağrıya sessiz kalmayacaklarını düşünüyoruz.
…“YENİ SOL”A
Sosyalist olarak “yeni” sözcüğüne şu tip anlamlar yüklüyoruz. Bunları oluşturulacak yapıda herkesle önyargısız konuşmayı istiyoruz. Önerilerimiz sınırlı bir zihinsel kapasitenin ürünüdür ve hata yapmayı göze alarak önerilmiştir:
- Solu esas olarak var eden ilke bizce şudur: “Yöneten, yönetilen ilişkisinin olmadığı özgür ve dayanışmacı bir toplumsallık.” Bu ilkeyi veri alırsak parti kuruluşunda %50 kadın kotası kesinlikle uygulanmalıdır. Bu kotanın uygulanamadığı yerlerde parti şubesi açılmamalıdır. Annesini, eşini, sevgilisini, kız kardeşini ikna edemeyen ataerkil bir erkekler topluluğunun yeni bir solla hiçbir ilişkisi yoktur.
- Mevcut düzen ve bu düzen tarafından yenilmiş sol şimdiye kadar temsili demokrasiyle yaşadı. “Yöneten-yönetilen ilişkisi”nin gerçekten kalkmasını istiyorsak doğrudan demokrasiyi partinin bütün kurumlarında yaşatmamız lazım. Unutmayalım her tür temsiliyet ilişkisi kapitalizme özgüdür! Her tür yönetme isteği tahakküm barındırır! Tahakküm ise maruz kalanda bir “sızı” (Elias Canetti) biriktirir. Yönetme/yönetilme ilişkisinin ürettiği “sızı”yı biriktiren bir yapılanmanın yeni olmayı amaçlayan solla hiçbir ilişkisi yoktur.
- Türkiye Cumhuriyeti merkeziyetçi, hiyerarşik ve otoriter bir yönetim kavrayışı tarafından yönetiliyor. Bizim kamuya yönelik talebimiz acilen “eyalet sistemi”ne geçilerek merkeziyetçi, hiyerarşik, otoriter yapıların dağıtılması olmalıdır. Yönetim toplumsallaştırılmalıdır… Böylece etnik ve inanç temelli çatışmalar hemen duracaktır.
- Küreselleşme ile birlikte bütün dünya bilgisine ulaşabilir ve onu edinebilir haldeyiz. Bu yüzden kimliklerimiz tek bir etnik kökenle sınırlı değil. Türk olduğumuz kadar Kürt, İngiliz olduğumuz kadar da Arabız. Tek kelime ile ifade etmek gerekirse “melez”iz. Melez olduğumuzu söylemenin ve bunu savunmanın kendisi bile tek başına “yeni” ve “sol” olacaktır. Yaşasın melezlik!
- [“194 ulus-devlete karşılık 3.200 dilsel, etnik, ulusal grubun yaşadığı dünyamızda, kendi ulus-devletini kurmaya çalışan, konfederasyon, federasyon ya da özerklik peşinde koşan yüzlerce grup var. Bunların başarılı olması halinde feodal beylikler dönemine dönmemiz işten bile değil. Bu yüzden, ‘milliyetçilik kötüdür’ deyip kestirip atmak yerine, insanoğlu, etnik, dinsel, ulusal, kültürel, dilsel kimliklerle değil de, başka hangi kimlikle kendini mutlu ve güvende hissedebilir, hangi kimlikle hem kendini hem de içinde yaşadığı toplumu geliştirebilir, güzelleştirebilir sorusuna bir an önce cevap bulmamız gerekiyor (Ayşe Hür, Taraf, 03 Ocak 2010). Bu durum gerçek bir soruna işaret ediyor. “Yeni” ve “sol” olma iddiasındaki bir yapılanma zihniyet dünyasını her tür milliyetçilikten (= ulusalcılıktan] arındırarak, bu sorun eşliğinde yeniden kurmalıdır.
- “1950’de dünyada 2,5 milyar insan vardı. 2000 yılı itibarıyla 6 milyar, 1950’den beri dünya nüfusu önceki 4 milyon yıldan daha fazla arttı. (…) 20. yüzyılın son yarısında dünya ekonomisi 7 kat büyüdü. Dünya ekonomisindeki en vurucu özellik, sadece 2000 yılında, yani tek bir yılda dünya ekonomisindeki büyümenin bütün 19. yüzyıl büyümesini aşmış olması. (…) Ekonomi büyüdükçe… gezegenin doğal kapasitesini aşıyor. Dünya ekonomisi sadece 50 yılda 7 kat artarken dünyanın doğal yaşam sistemleri aynı kaldı (Dünya’yı Nasıl Tükettik? Lester R. Brown, çev.: M. Fehmi Emre, İş Bankası Yayınları, 2009). Dünyanın hammadde kaynakları tükeniyor, küresel ısınma her tür ideolojinin ötesinde geleceğimizi tehdit ediyor. Bu vahim bir tablo! Ve siyaseti her tür kısa dönem algının ötesinde düşünmeye çağırıyor. Tahayyülü üretim, tüketim ve kalkınmadan ibaret bir sol anlayışın pozitivist ve rasyonalist olduğunu düşünüyor, yeni ve sola dair bir şey söylemenin bir diğer koşulunun bu durumdan vazgeçmek olduğunu iddia ediyoruz. Algı ve sorumluluk anlayışımız ulus-devlet kavrayışının ötesine geçerek bütün insanlık üzerinden kurulmalıdır. Ayrıca insanın, doğadaki diğer türlere karşı tahripkâr bir yanı da vardır: Ekosistemi zedeleyen insan-merkezci (antroposantrik) bu anlayış terk edilmelidir. Son derece haklı bir slogan olan “Hepimiz Ermeniyiz!” sloganının yanına, “Hepimiz kutup ayısıyız!” ya da “Hepimiz kardeleniz!” sloganlarının yerleştirilmesi, türcülüğü reddetmek bu yapıyı “yeni” ve “sol” yapacaktır.
- Nereden gelirse gelsin, nedenleri ne olursa olsun her tür siyasi şiddet reddedilmelidir.
- “Ermenilerden özür diliyoruz” kampanyası çok başarılı bir eylemdir. Bütün düzen güçlerini kendi gündemine mahkûm etmiş, sorunun görünür olmasını sağlamıştır. 12 Eylül’den bu yana toplam solun yaptıklarından daha fazla düzen güçlerini geriletmiştir. Bu yapılanma bu tip eylemlere de öncülük etmelidir. Başörtüsünün serbest bırakılması, zorunlu din eğitiminin kalkması, Diyanet’in kapatılması… vb eylemler bizi bekliyor.
[19.01.2010'da Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır ] |