Eğitim-Bir-Sen'li Dostlara Yürekten Manifesto
Siyaset-sivil toplum-sendika kavramları, saltanat- tarikat-loncanın günümüzdeki devamı olabilir mi diye bir soruyla yazıya başlamak tatminkar bir cevaba ulaşmada ilk adım olur diye düşünmekteyim. İslam dünyasının eski dünya düzenlerinden Sasani ve Bizans sistemine Emevi etkisiyle girişinden beri saltanat mensupları “tek kudret ve mutlak egemen“ olma davasından vazgeçmemiştir. İktidarı babasından altın tepsi içinde alan yahut kardeşlerini öldürerek iktidarı ele geçiren sultanlar vicdanen tam meşruiyet kazanabilmek maksadıyla kendi dönemlerinde maaşla çalıştırdıkları resmi ulema oluşturmuşlardır. Bununla da yetinmeyen sultanlar, taraftar oluşturma adına kendilerine dini vücubiyet yetkisi verecek mezheplerin dallanıp budaklanmasına da imkan sağlamıştır. Bir mezhep liderinin fi tarihinde tepkisel davranmasını bile zihinlerde asimile ederek sonra gelen ilgili mezhep taraftarlarını sistemlerine entegre etme gayreti sergilemişlerdir. Ebu Hanife’nin hapiste şehit edilmesi vakası karşısında Hanefiler’in sünnete tebaiyet adı altında saltanatı meşrulaştırmaları bu olguya örnek verilebilir.
Saltanat düzenleri, bekalarını tasavvuf ekollerine de borçludur. Tasavvuf önderleri, çoğunlukla devlete toprak kazandırma amaçlı yapılan savaşlara müritlerini de katarak müridânın cihat yaptığını ve sultanların da mücahit olduklarını savunmuşlar, bunun karşılığında da dergahlarda serbest yaşam sürme ödülü almışlardır. Muhalif tasavvuf hareketlerine bu imkan sağlanmamıştır. Emevi geleneğinin resmi ulema uygulamasını başlatması, kuruluşundaki kanlı ve haksız gerekçelere toplum nazarında hukukilik ve dinilik kazandırmak endişesi taşır. Günümüz devlet ricali de benzer bir uygulamayla meşruiyet arayışını topluma yansıtırken resmileştirdiği dini yahut seküler tarikatlardan veya sivilliği tartışılır sivil toplum örgütlerinden(!) yararlanmaktadır. Günümüz pek çok cemaat liderinin bir siyasi hareketi benimsemesinde siyaset-tarikat ilişkileri bahsettiğim altyapıya dayanır. Bu teze itiraz eden kimseler, "daha önceki çağlarda da din adamı, devlet başkanı ve ekonomik gücün temsilcisi siyaseti yönlendirmiştir" diyebilir. Ancak eski dünyanın statükolarına bir başkaldırı olan İslam, her şeyden önce kutsal lider, kutsal mekan, kutsal sistem ve kutsal devlet anlayışlarına itiraz ederek söylemini inşa etmiştir. İslam; insana hizmeti öncelemiş, sosyal-siyasal-kültürel barışı önemsemiş, kimliklere açılım getirmiş, dinî kurum ve din adamı sınıfını reddetmiştir. Dahası, evrensel barışın ikamesini ve yeryüzünde adil bir düzenin kurulmasını hedeflemiştir. İslam, lider sultasını değil hesap veren lider modelini üretmiş; soran, sorgulayan, hakkını arayan ve hukukun inşasında tüm kapıları tıklatan bir insan tipini idealize etmiştir. Bu zaviyeden olarak Mücadele suresi, hakkını arayan bir kadının feryadına cevap olduğu kadar adaleti talep eden bir insanın övülmesi temalarını da taşır. Devrinde köle, cariye, odalık, zevk aracı kabul edilen bir insan cinsi olan kadının -medeni cesaretini toplayarak- erkek bir bireyin karşısına çıkıp hakkını araması meselesi çağının en büyük devrimlerdendir. Erkek bireyin peygamber sıfatını taşıması bile hakkını arayan kadının nazarında önem arz etmemektedir. Şu halde "ahlaki devrim, adalet düzeni ve tevhit altyapısı ifadelerinde kendini gösteren İslam’ın mensupları nerededir?" diye sormak lazımdır. Kadını hâlâ cariyelik konumuna tutarak saraylarda zevk aleti yapan İngiliz Petrol İstasyonlarını İslam devletleri diye yutturmak ve meşru göstermeye çalışmak İslamla ne derece bağdaşır? Bu sistemlere din adına halkın itaat etmesi yönünde fetvalar veren koca kavuklular dinin neresindedir? Yahut din bunların neresindedir? Saltanatçı bir bakışı “efendim o devir tümden öyleydi, reel-politik buydu.” diyerek ideal-politiği reel-politiğe maskara ettirmek dindarlıkla telif edilebilir mi?!..
En büyük dava olan “insan hakkını ezdirmemek, insanı Kabe’den daha değerli varlık bilmek“ Kur’an’a göre mutluluk formülasyonunun ana umdeleridir. Tüm ilahi değer ve beşeri teorilerin insanı mutlu birey yapmak için var olduğunu bilmek sendika hakkında müsbet kanaat beslemeyi de gerekli kılar. Sendika, çalışanın haklarını koruma adına hukuki zırhlar üretilmesi için çabalayan bir kuruluştur; bir tarikat değildir, cemaat ilkeleriyle de yönetilemez. Cemaatlerin liderlerine verdiği karizmatik üstünlük sendika başkanına verilemez. Müridin şeyhine bağlı olması üyelerin başkana mutlak sadakat gösterisinde bulunması biçiminde tezahür edemez. Efendi hazretleri belki eleştirilemez (!) ama sendika başkanı hem eleştirilir hem de vazifesinden azl edilebilir.
Üyelerinin taleplerini organize biçimde değerlendiren ve komisyonlar aracılığıyla çözümler üreten bir sendika kurumlaşmış bir sendikadır. Aksi takdirde tavırlarıyla “ne güzel geçinip gidiyoruz, marjinal bir grubun / kısmi bir azınlığın, uykucular topluluğunun yahut biat-severler derneği mensuplarının dertlerine ara sıra çare oluyoruz“ diyen bir yapılanma uzun ömürlü olamaz. Üyeleri duyarsız kalan bir sendikada başkan statükosunun yahut oligarşik bir yönetim tarzının oluşması doğal bir sonuçtur. Bu bağlamda bilinçli bir üye ve/veya üyeler kısır döngüyü durdurmak için çarka çomak sokmalıdır. Zira insanlar uyarılmazlarsa işlerin normal gittiği zehabına kapılabilirler. Daha da önemlisi ikbali için üyeleri atlama taşı yapmak isteyen ve üyeleri merdiven altı bir yerde durduranlara "dur" demesini bilmek lazımdır. Protokolde yer alıp ganimeti devşirme peşinde koşanları keşfetmek ve ardından onlarla hukuksal mücadeleye girişmek mutlak bir fariza olduğu için fasit daire çarkına çomak sokmak şarttır. Böylesine bir davranışa geçmek tarihi bir görev, dini bir tavır, hukuki bir gerekçe ve demokratik bir zarurettir.
Sendika üyeleri arasında gördüğüm dedikoduculuk kültürü “dokunulmaz lider“ kültünden gelen bir yapı arz etmektedir. Çünkü bu kültür yapısında şahsın yüzüne karşı yalakalık yapılırken arkasından kuyusu kazılır. Oysa bu davranış biçimi riyakar bir insan tipi üretir. Halbuki sendikanın kodlarında mutlak kural diye bir şeyi kabul etmeyen nitelikler, eleştirel bakış açıları ve sorgulayıcı mantalite bulunur. Zihin yapısı “büyük kişi/başkan/makam sahibi/ulu şahsiyet eleştirilemez; ondaki hikmet anlaşılmaya çalışılır“ tarzında düşünen kimselerden oluşan bir sendika olsa olsa kıytırık bir dernek mesabesinde olabilir.
Loncalarda görülmüş olan “sıkı istişare, üyelerin ihtiyacını dikkate alan ve onları dinleyen başkanlık yapılanması“ ile Hılfu’l-Fudûl teşkilatının hak mücadelesi gibi tarihsel tecrübelerimiz ve İslami kriterlerimiz, Batı’nın hak almak için oluşturduğu örgütlenme biçimleriyle sentezlenerek sendikaya yansıtılmazsa üyelikler işe yaramaz bir mensubiyetten öte geçemez. Hiç kimse sendikaya sadakate davet edilemez. Davet ilkelere olur, inançlara olmaz. Kurumlar ilkeleri ihya etmesi oranında değer ifade eder. Sendika kağıt üstündeki prensiplere sadakat göstermeli ki üyelerden vefa görebilsin. Mesela çok haklı bir sebeple ortaya çıkmış ve vahiyle inşa olmuş olan İsevilik’in hatırına bugün için Hristiyanlık’a gir denilmesi ne kadar safsataysa, haklı bir mücadeleyi savunmak için kurulmasına rağmen üyelerinin haklarını savunmada ciddi eksik kalan, üyeleriyle yönetimi arasında hiyerarşik mesafeler kurulmuş bulunan bir sendika hakiki manasıyla sendikal mücadele yürüttüğü iddiasında bulunamaz. Böyle bir iddia kuru bir söylemin ötesine geçemez. Tarihten tevarüs ettiğimiz “lidere mutlak sadakat ve başkana itirazsız itaat“ algısı biatçı sendika içinde en kısa sürede revize edilmelidir. Bu bir paradokstur. Sendikanın “bireysel haklar, serbest konuşma, hür düşünce, eleştirel yaklaşım, yeni doğrular inşa etme, her türlü hakkın sonuna kadar savunulması“ konularını ana dinamik yapan bir müessese olduğu unutulmamalıdır.
Bir sendika üyesi “başkanı ve yönetim kurulu“yla her meseleyi istişare edebilmelidir. Hatta onların göremediği hususlarda onlara raporlar sunmalıdır. Onlar da üyesini sıradan biri görerek sıradanlaşmamalıdır. Kurum kültürünü oturtamamış olması sebebiyle bireysel çalışmalarla ve dar alanlı kulislerle devam eden bir hareket en azından yerel yönetim merkezleri açısından şeffaflığını kaybetmiştir. Bir ilde Genişletilmiş Yönetim Kurulu üyelerinden mal kaçırırcasına ve onların düşünceleri alınmadan yapılan icraatlar, o sendikanın tabela sendikası olduğunu gösterir. Ayrıca ciddi bir art niyetin varlığın da gösterir. Çünkü üyelerin nazarından kaçırılan bir durum varsa iki şey var demektir: Ya üyeler istişareye layık görülmeyen kuru kalabalık olarak görülmektedir ya da bir yerlerde oluşturulan yandaş listesine müdahalenin önü alınmaktadır. Hukuka aykırı bir şekilde çalışmayı benimsemiş olan ve genişletilmiş yönetimini by-pass eden bir sendika, siyasi rüzgarın gittiği yere kadar gider ve rüzgarın durduğu yerde karaya oturur. Bir sendikada il başkanı/il temsilcisi, öncelikle yönetim kurulunu başarıyla çalıştırmalı, onları aktive etmeli; işinde ihmalkar veya ilgisiz olanını İl Yönetim Kurulu kanalıyla pasifize etmelidir. Bunu başaramayan bir başkan, ya revizyona gitmeli ya da olağanüstü seçim kararı alarak yeni bir listeyle yepyeni bir kadro oluşturmalıdır. Çünkü her geçen gün talepleri ihmal edilen kitleler çoğalmaktadır. Ancak çoğunluğu eline alan ve samimi insanların gayretiyle yükselişe geçen bir sendikamızda bunların esamesini dahi okuyamıyoruz. Öğretmenlerin umutlarından ve ideallerinden beslenip öğretmenlere hak etmedikleri muameleleri yapmaya kalkışmak hiçbir sendika yönetim mensubunun hakkı olmamalıdır. Ancak güç karşısında susmayı yeğlemiş ve menfaat devşirme peşinde koşan kimi dindar (!) ve kimi kindar fertler, güce tapmaları sebebiyle, "bir gün bize de ekmek çıkar" anlayışıyla riyakarane susmaktadır. Siyasi konjonktürün yelinden ilham alıp şişen havayı indirme görevi üstlenen bir sendika ekibi, konumunu ve niyetini yeniden kontrol etmelidir. Sendikanın tarihinden, sosyal, doktriner ve işlevsel niteliklerinden habersiz olan kimseleri “iktidar / muktedir/başkan/yönetim kurulu üyesi“ yapmak üyelere olduğu kadar ilgili şahıslara da zulmetmektir. Zira gerçek anlamda İslami donanımı olmayan, klasik-geleneksel kültürün taşıyıcı olmaktan öteye çıkamamış bulunan; ideolojik birikimden, fikri entelektüaliteden ve aksiyon ruhundan uzak duran sendika, sendika yönetimi yahut mensupları dinlenmeye çekilmelidir. Yoksa bu muhteremler, kendilerini mutlak bilgin, tek mütefekkir, vazgeçilmez yegane varlık, efendilerinin el verdiği en üstün görevli ve çağın mukaddes beyin yapıcısı oldukları zannını taşımaya devam ederler.
Muhafazakarlığıyla öne çıkan illerde görülen başkana tam teslimiyetçi sendika anlayışını ne Kur’an’da, ne sahih sünnette, ne sendika ruhunda bulabiliriz. Bu tip biatlı sendikacılık anlayışını ancak mezhepçiliği, cemaat taassubunu ve müritliği içselleştirerek şahsiyetini efendisine devretmiş bir zihin mensubunda bulabiliriz. Dindarın düştüğü bu halleri gördükçe dindarlık adına sergilenen maskaralıklara çok içerliyorum. Sendikaya bütünüyle tabi olmayı -yani koyun olmayı- sindiren bir anlayışla sendikaya üye olanlar, sendika yönetimine geçince yahut sayısal üstünlüğe kavuşunca sendika ilkelerini terk edip, içselleştirdikleri tavırları üyelerinden bekliyebiliyorlar. Bu beklentiye ulu’l-emre itaat yaftasını eklemeyi de ihmal etmiyorlar.
Eğer bir genel başkan Alevi Çalıştayı’nda klasik devletçi söylemler dışına çıkamıyorsa, Osmanlı Sünniliğinin kısır çözümlemesine sığınıyorsa ve fikir üretme konusunda geçmişin dar kalıpları içinde yaşıyorsa, bu sendikanın şoförü sendikasını nereye park eder, bir düşünelim. Yahut, ufku bu kadar dar kadrolara sahip bir sendika ne derece etkin bir sendikacılık yapabilir? Keyfiyeti kemiyetine nispetle küçük olan bir kuruluş kendi yarasına merhem bulabilir mi?... Üye sayısı büyük, ancak bakış açısı dar olan; kıyıda gezip derine dalamayan; geleneksel kültürel kodları sorgulayamayan; siyaset ve toplum konusunda dünün ve bugünün statükocu anlayışını terk edemeyen, hatta daha kötüsü, bu tür anlayışları savunan bir yapılanmadan çok iyi şeyler beklemek safiyâne bir bekleyiştir.
İslam’ın büyük vicdanı Mehmet Akif’in geçmiş zamanın derinliklerinde söylediği mısraları tüm gayretkeşlere, dinini afyonlaştırmayanlara ve vicdan sahiplerine ithaf ediyorum:
Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: Eseri Bir eşek göçtü mü, ondan da nihayet: Semeri İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum, Nevruz Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işte gerek |