Sistem, Müslümanlar ve Kapitalizm [Atilla Fikri Ergun]
Öncelikle şunu söyleyelim ki, üzerine yazı yazdığımız konu geçmiş dönemlerde birçok Müslüman aydın ve özellikle de Ali Şeriati tarafından etraflıca irdelenmiş ve izah edilmiştir. Ancak Günümüz Türkiye'sinde İslamcıların suni gündeme takılıp anlamsız tartışmalar içerisinde kaybolup gitmeleri, bize bu konuyu bir kez daha gündeme taşıma ihtiyacını hissettirdi. Zira suni gündem çerçevesinde içine girilen kısır tartışmalar, çoğunluğu itibariyle İslamcılara asıl olan hedefi unutturmuş görünüyor.
Halbuki Peygamber, iyiliği emreden, kötülükten yasaklayan, temiz ve hoş şeyleri helal kılan, kötü ve çirkin şeyleri ise yasaklayan (haram) ve insanlığın sırtına vurulmuş yükü indirip boyunlarına geçirilmiş zincirleri çözen bir misyona sahipti (A'raf: 157) ki, Kur’an bize yeryüzünden zulüm ve baskının tamamen kalkması ve adaletin ikame edilmesi gibi muazzam bir hedef göstermektedir.
Şu bir gerçek ki, dünyanın bugün yaşadığı süreç içerisinde insan, özünü (doğasını) yitirdi ve tam anlamıyla yolunu kaybetti. Yediğimiz içtiğimiz gıdaların deforme olmuş biçimde sofralarımızda yer alması, bir başka ifadeyle sağlıksız beslenme ve bunun beraberinde getirdiği biyolojik ve psikolojik rahatsızlıklar, üstüne üstlük mevcut sistem içerisinde kazancımıza ister istemez haram bulaşması üzerimizde olumsuz etkilere yol açmakta. Soluduğumuz havadan içtiğimiz suya kadar her şey kirli. Bunun yanı sıra manevi-ahlaki kirlenme had safhaya ulaştı (ki, manevi-ahlaki kirlenmenin yukarıda saydığımız olumsuzluklarla da yakından ilişkisi bulunmaktadır). Gözlerimizin feri çekilmiş, söylediğimiz söz “söz” olmaktan çıkmış bir durumdayız. Sözünü ettiğimiz olumsuzluklar, konuşmamızdan tutun da hemen hemen yaşam içerisindeki tüm hal ve hareketlerimize olumsuz yönde etki ediyor. Çocuklarımızı beton ormanlarında yetiştirdiğimiz için gelecek nesiller de büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bulunuyorlar. Yavrularımız ağaçlara, çimenlere, ormanlara, dağlara, böceklere hasret ve biz, suni yaşam koşulları içerisinde günü kurtarmaya çalışıyoruz. Ancak dünyayı tam anlamıyla bir “yeryüzü cehennemi”ne çevirmeyi başaran kapitalizm bu kadarıyla da yetinmeyecek gibi görünüyor. Peki, böylesi bir durumda sorumluluk bilincine sahip insanlar olarak diğerleriyle aramızdaki farkı nasıl ortaya koyacağız? Zira bütün bir insanlığın karşısında hakikate şahitlik etmenin yolu buradan geçiyor. Eğer hakikate şahitlik etmek istiyorsak, hayatın her alanını kapsayan doğru bir yaşam biçimi ortaya koymak zorundayız. Yiyip içtiklerimizden tutun da kazancımızın içeriğine kadar, hayatın her alanında cahiliye yaşantısıyla İslam'ın insanlığa sunduğu hayat tarzının farkını ortaya koymak bizler için kaçınılmaz bir zorunluluk. Aksi takdirde diğerleriyle aynı amacı güden, onlar gibi yiyip içen, aynı şekilde ticaret yapan, karşılaştığı olaylar karşısında aynı tepkileri veren sıradan insanlar olmaktan öteye gidemeyiz. Ve böyle bir durumda, ne kadar Müslüman etiketi taşıyor olursak olalım, bu, büyük bir “yalan” olmanın ötesinde hiçbir anlam ifade etmez.
Kapitalizmin insanlığın önüne koyduğu yegâne hedef, mal yığıp biriktirme ve sınırsız tüketim temeline dayanan bir ebedileşme arzusudur. İnsan bu arzu doğrultusunda, yaşadığı dünyayı tahrip ederek yaşam kaynaklarını hızla tüketmektedir. Dolayısıyla bugün mevcut global sistem içerisinde doğru bir yaşam biçimi ortaya koyabilmek için İlahi rehberliğe ihtiyacımız var. Bu bağlamda Mekki surelerin, özellikle de Alak, Kalem, Müzzemmil, Müddessir, Tebbet, Leyl, Fecr, Adiyat, Tekasür, Maun, Hümeze ve Beled surelerinin sağlıklı bir biçimde anlaşılmasına ihtiyaç var. Zira Mekke döneminin ilk dört yılında nazil olan bu sureler, cahiliyenin hastalıklarını gözler önüne sererken, aynı zamanda Hakk’a teslim olmuş benliklerin nasıl bir sosyo-ekonomik düşünce altyapısına sahip olmaları gerektiğini apaçık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bizim burada bütün bu sureleri etraflıca izah etmeye imkânımız olmamakla beraber, birkaç hassas noktanın altını önemle çizmeye çalışacağız.
Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi mal yığıp biriktirme/servet tutkusu ve tüketim çılgınlığı cahili toplumların genel karakteristiğidir. Bu tip toplumlarda halk sınıflara ayrılmıştır ve ekonomik gücü elinde bulunduranlar toplum içerisinde egemen sınıfı teşkil ederler. Zira ekonomik gücü elinde bulunduran zümre, siyasi ve askeri pek çok imkân üzerinde de söz sahibi durumundadır. Hatta bu zümre, mevcut kurumlar vasıtasıyla toplumun inancını da kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmeye çalışmaktadır. Bu zihniyetin, kendisini varlık üzerinde tek egemen güç adderek mevcut konumunu Allah'ın lütfu olarak görmesi, buna bağlı olarak yoksulların durumunun da Allah'ın iradesinden kaynaklandığını savunarak yıkıcı bir kader anlayışını topluma empoze etmeye çalışması bunun en canlı örneğidir. Bu nedenledir ki, Ebu Cehil, "İstediği takdirde Allah'ın yedirip içireceği kimseyi biz mi doyuracakmışız?" (Yasin: 47) diyordu.
Ne acıdır ki, geçmişten günümüze egemen sınıfların zulmü altında inleyen kitleler, Allah'ın tüm insanlığın ortak istifadesine sunduğu rızık kaynaklarını tekeline alan ve diğerlerini bu kaynaklardan mahrum bırakan egemen sınıfı rableştirmiştir. Bunun nedeni ise, egemen sınıf eliyle yeryüzünde ihdas edilen hırsızlık ve yolsuzluk düzenlerinin, dünya nimetlerine kavuşmayı servet ve iktidar sahiplerine boyun eğmekten geçer hale getirmiş olmasıdır. Dolayısıyla bu tip toplumlarda her türlü hırsızlık, arsızlık ve yolsuzluk yaygın olarak mevcuttur ve her türlü kazanç meşrudur. Buna karşın Kur'an bize yegâne Rabb'in, Melik'in ve İlah'ın Allah olduğunu söylerken, yeryüzünde büyüklenenler (müstekbirler)-ezilip horlananlar (mustaz'aflar); tabi olunanlar- tabi olanlar; refah ve servetle şımaranlar (mutraf)-yoksullar (miskin) ayrımı yaparak mücadelenin saflarını belirlemektedir.
Bu noktada cahiliye zihniyetinin ana hatlarını birkaç ayet ışığında ortaya koymak yararlı olacaktır.
"Hayır! Gerçek şu ki, insan azar; kendini müstağni gördüğünden. Şüphesiz dönüş Rabb'inedir." (Alak: 6-8)
"Tek başıma yarattığım o kişiyi bana bırak. Ki, ben ona geniş kapsamlı bir mal verdim. Ve sevginin şahidi olarak çocuklar verdim ve geniş imkanları önüne serdim. Buna rağmen o, hala ihtirasla daha da artırmamı istiyor. Hayır! Çünkü o ayetlerimize karşı inatçı kesildi. Onu acı veren, sarp bir yokuşa süreceğim." (Müddessir: 11-17)
"Ebu Leheb'in elleri kurusun ve kurudu da, malı ve kazandıkları ona hiçbir yarar sağlamadı" (Tebbet: 1-2)
"Her kim başkaları için harcarsa ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşırsa (takva) ve en güzeli tasdik ederse biz ona en kolay olanı kolaylaştıracağız; her kim de cimrilik eder ve kendisini müstağni görürse ve en güzeli yalanlarsa biz ona en zor olanı kolaylaştıracağız; baş aşağı düştüğünde malı ona hiçbir yarar sağlamaz." (Leyl: 5-11)
"Hayır! Siz yetime ikram etmiyorsunuz ve yoksulları doyurmak için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz, mirası aç gözlülükle yiyorsunuz ve malı devşirip depolayacak kadar büyük bir sevgiyle seviyorsunuz." (Fecr: 17-20)
"Gerçekten insan Rabb'ine karşı çok nankördür ve kendisi de buna tanıktır, o servet sevgisi içerisinde alabildiğine katıdır." (Adiyat: 6-8)
"O çokluk yarışı aldatıp oyaladı sizleri. Ki bu, kabirleri ziyaretinize dek sürdü/bir aç gözlülük saplantısı içindesiniz, ta ki, kabirlerinize girinceye dek süren..." (Tekasür: 1-2)
"O dini yalanlayanı gördün mü, odur işte yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayı özendirmeyen, vay haline o namaz kılanların ki, onlar salâtlarından habersizdirler" (Maun: 1-5)
"O ki, malı yığıp biriktirir ve onu saydıkça sayar, o, malının kendisini ebedi kılacağını zanneder; hayır o hutame'ye atılacaktır" (Hümeze: 1-4)
"İnsan hiç kimsenin ona güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? O: 'Yığınla mal tüketip telef ettim' diyor." (Beled: 5-6; ve ayrıca Kalem suresi 1-33. ayetler)
Peygamberlerin kıssalarına baktığımızda İlahi mesaja ilkin ayetlerde sözü edilen zihniyetin mensupları tarafından karşı çıkıldığını müşahede etmekteyiz, buna karşın daha işin başında İlahi mesaja olumlu yanıt verenlerin de toplum içerisinde ezilip horlanan kitleler olduğunu görüyoruz. Bu da bize Kur'an mesajının maddi-manevi tüm dengesizliklerin ortadan kaldırılmasına ve yeryüzünde ezilip horlanan kitlelerin kurtuluşuna yönelik bir muhtevaya sahip olduğunu gösteriyor. Ancak ne yazık ki, “Günümüz Müslümanı” hala bunun farkına varamamış olmakla birlikte mevcut sisteme entegre olarak birtakım menfaatlerini korumak çabası içerisinde. Halbuki "Yeryüzünde fitne/zor ve baskı ortadan kalkıncaya ve din yalnızca Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" (Bakara: 193) emrinde, fitnenin ortadan kaldırılmasıyla insanlığın boynuna geçirilen maddi-manevi tüm zincirlerin kırılması kastedilmektedir. Bu da ancak ve ancak İslam'ın vazettiği evrensel değerlerin ekonomik ve siyasi bir organizasyon şeklinde topluma egemen olmasıyla mümkündür. Bu noktada “Günümüz Müslümanı”nın öncelikle sağlıklı bir din telakkisine ihtiyacı var. İbadetler niçin vardır, kıldığımız namazın, tuttuğumuz orucun anlamı nedir, zekât ve hacc neyi ifade etmektedir? Toplumsal hayata müdahil olmayan bir ibadet anlayışı geçerli olabilir mi? Bu noktada şu kadarını söyleyelim ki, tüm ibadetler hem bireysel hem de toplumsal boyuta sahiptirler ve Allah'ın arzında adaleti gerçek anlamda ikame edebilecek birileri varsa, onlar ancak ve ancak O'na gereğince kulluk edenler olabilir.
Ancak ne yazık ki, bugün “Yeşil Kapitalizm”le ya da bir diğer ifadeyle “Kapitalist Müslümanlar”la karşı karşıyayız. Karnına taş bağlayan, evinin bacasından aylarca duman tütmeyen, bir sundurmada eski bir hasır ve bir tek yastıkla yaşayan muazzez peygamberin bu sadık (!) takipçileri, ellerinden geldiğince sistemden nemalanmaya çalışıyorlar; lüks villalarda oturuyorlar, son model jiplere biniyorlar, pahalı mekânlarda yemek yiyorlar. Modayı takip etmelerinin yanı sıra, beş yıldızlı otellerde tatil yapıyorlar ve "Nasıl olsa zekâtımızı veriyoruz" diyerek vicdanen müsterih olmaya çalışıyorlar. "Neredesin Ey Ebu Zer?" Şimdi birileri çıkıp "Servet düşmanlığı yapmanın alemi yok" diyebilir. O zaman şu soruyu sormak gerekir: "Bunların, referans olarak kullandığımız ayetlerde deşifre edilen zihniyetin mensuplarından ne farkları var? “Kırkta bir” mi onları bu karelerin içinde yer almaktan kurtarıyor? "İhtiyacından fazla dünyalık alan, bilmeyerek helakını satın almış olur" sözü kime aittir ve ne anlam ifade etmektedir?" Öte yandan, ciddi bir potansiyel teşkil ettiği halde dini şekil ve söylemden ibaret kılan ve oturduğu yerden “Ismarlama Vahdet” arayışlarına giren o bildik tanıdık yüzlerin oynadığı maskeli baloyla karşılaşıyoruz; herkes ne yapılması gerektiğini gayet iyi biliyor ama her nedense hiç kimse lütfedip de biraraya gelme zahmetinde bulunmuyor.
Hasıl-ı kelâm, sorumluluk bilincine sahip insanlar olarak, açlığın, işsizliğin, yoksulluğun ve adaletsizliğin görmezden gelindiği suni gündemle uzaktan yakından hiçbir alakamız olmamalıdır; aksine, sosyal gerçeklikler gündeme damgasını vurmalıdır. Dolayısıyla bizim derdimiz, yaşadığımız toplumda mahrum (mahkûm) sınıfın sorunlarını gündeme taşımak, bu eksende toplumsal bir mücadele zemini oluşturmak ve insanın boynuna vurulmuş olan maddi-manevi tüm zincirleri parçalanmak olmalıdır. Bundan ötesi hakikatle uzaktan yakından hiçbir ilgisi bulunmayan safsatalardan ibarettir. Ne böyle bir din vardır, ne de böyle bir kurtuluş mümkün olabilir. Ancak şunu da peşinen söylemiş olalım ki, başarırız veya başaramayız; Rabb'imizin katında mazeret teşkil ettikten sonra bizim için önemi yok.
Selam ve dua ile... |