Dini ve Seküler Tezlerin Ezeli Arayışı: Adalet Devleti [Namık Kaya]
Müslümanların siyasi tarihini dikkate aldığımızda karşımıza üç farklı siyaset kurgusu çıkar. Sünni saltanat ideolojisi, Şii imamet doktrini ve Mutezilî siyaset felsefesi. Bunlardan ilk ikisi tarihte denenmiştir. Ancak Mutezilî siyaset felsefesi, maalesef kısa dönemli bir devlet tecrübesi dışında uygulanma imkanından mahrum bırakılmıştır. Basra Mutezile ekolünün kısa süreli tecrübesini yansıtan bu devre, sağlıklı bir deneyim sürecini yaşayamamıştır. Zira devrin iktidarları Mutezilî siyaset felsefesinin devamını, muktedir olmalarının önünde ciddi bir engel olarak görmüşlerdir.
Sünni saltanat ideolojisinin mucidi Muaviye, kendisinin saltanata Allah tarafından layık görüldüğü için getirildiğini iddia etmiş ve cebriye ekolüne fikir babalığı yaparak bu anlayışını dinileştirme çabası sergilemiştir. Yani “ümmet, Allah’ın, başlarına geçmesini murad ettiği Muaviye’yi -zoraki de olsa- kabullenmek zorundadır“ tarzında bir anlayış Sünni saltanat ideolojisinin temelini oluşturmuştur. Bu tarihi argüman onların zulmüne karşı gelen Abbasiler’in de zamanla ideolojileri olmuş ve saltanatçı hilafet kurumlaştırılmıştır. Emeviler, 'Ümeyye oğullarının sultan olmasını Allah istemiştir' diyerek Allah’a iftira atarlarken; Abbasiler, aynı sonuca başka bir açıdan İlahi irade ile beşeri irade birlikteliğine vurgu yaparak “Allah istemeseydi başınıza bizi sultan yapmazdı; madem ki size sultanız demek ki Allah’ın iradesi bu yönde tecelli etmiştir.“ diye saltanatçı anlayışlarına meşruiyet aramışlardır. Zamanla İslam coğrafyasında bu zorlama yorum sözde genel mutabakatla (icma) kabul görmüştür. Ehli Sünnet ekolünün de siyasi misyonu Şafii ve Gazali realitesiyle birlikte bu çerçevede geliştirilmiştir. Yani “var olan sistemi Kur’an açısından değerlendirmek“ değil, mevcut yapıya İslam cilası vurmak hedeflenmiştir..
Sünnilik’e karşıt cephe olan Şia, devlet başkanlığını Hz. Ali soyundan gelen efsanevi liderlere bağlayarak muhalefet bayrağı açmıştır. Ancak zamanla bunun ütopya olduğunu anlayan Şia, yine de insanların zihninde kıyam bilincini taze tutması sebebiyle imamet mitolojisinde ısrar etmiştir. Sünniler’de “dînî bir devlet“ anlayışı oluşurken, Şiiler’de “din devleti“ fikri hakim olmuştur. Sünniler Ortodoks bir yapı arz ederken Şiiler Katolik bir yapılanma göstermişlerdir. Şiiler’in efsanevi imamlar silsilesiyle Katolikler’in karizmatik papalar kültü aynı çizgiyi içerir. Sünniler’in “yeryüzünde tanrının kılıcı olan padişahlık“ anlayışıyla Ortodokslar’ın “tanrı emrini yeryüzünde gerçekleştiren ve tanrının güç sembolleri olan krallar“ anlayışı aynıdır. Ancak Protestanlık serüvenini yaşayan Hristiyanlık gibi İslam dünyası Mutezile siyaset felsefesini yaşama imkanı bulamamıştır. Batı, dini papaların elinden ve kralların korumasından Protestan akımlar aracılığıyla kurtarırken İslam dünyasında din padişahların korumacılığından ve karizmatik imamların/tarikat şeyhlerinin/cemaat liderlerinin tekelinden uzaklaştırılamamıştır. Padişahlar, kendi adaletsiz uygulamalarına başkaldıran halkı ezmeye giderken bile Şeyhü’l-İslamlar’ın fetvasıyla yola çıkmışlardır. Halbuki bu fetvaların amacı yapılan işin ne kadar dini içerik taşıdığını gösterme cilasıydı. Cilanın hedefindeyse saltanat zulmüne isyan eden insanların feryatlarını bastırmak vardı. Batı’nın Kalvinist ve Angilikan yorumlu Protestan anlayışı Batı’da zihinsel reformu ürettiği içindir ki Batı Katolik ve Ortodoks saplantılarından kurtulmuştur. Batı’da laisizme giden yollar böylece açılmıştır. Bu sebeple Batı açısından laisizm akla, vicdana ve doğruya kaçıştır.
İslam aleminde Sünnilik’in dini devleti ile Şiilik’in din devleti projesine esastan karşı çıkıp devleti “dini bir farziyet“ anlayışıyla kabul etmeyerek “adalet, barış, savunma ekseninde toplumsal bir kurum/tüzel kişilik“ kabul eden Mutezilî görüş, maalesef bastırılmıştır. Henüz İslam’ın daha üçüncü asrında boy gösteren bu anlayış imha edilmeseydi Batı’nın bugün ulaştığı demokratik ve teknolojik zirve bize nasip olacaktı. İslam dünyası kendi evladını kesip yiyen zalim bir anayı andırdığı için geri kalmaya mahkum olmuştur. Tarihsel süreçte Matüridi’nin “Te’vilat-ı Kur’an“ ve “Kitabu’t-Tevhid“ adlı eserleriyle Müslüman filozofların mirası Mutezile fikriyatıyla sentezlenerek ele alınsaydı Müslümanların akılcı damarı çok erken zamanlarda dünyamızı aydınlatacaktı. Batı’da XVIII.yy’da baş gösteren sistemli gelişimcilik, İslam dünyasında Mutezile kanalıyla VIII-IX. yy’larda ortaya çıkmıştı. Mutezile, devlete maslahat prensibiyle bakıyordu. Yani hukukta “değerlerin devamlılığını ama kanunların değişebilirliğini“ öne sürüyordu. Maslahat prensibi XVIII.yy’da Hint Alt-Kıtası’ndan Şah Veliyullah Dehlevi kanalıyla dillendirilene kadar da cesaretle gündeme getirilemedi. Dehlevi, “Din değişmez, şeriat (yasa, hukuk kuralı) değişir“ diyerek toplumda maslahatı tercüme etti. Yani Kur’an’daki yasaklar ve emirler “sosyal adalet ve barışı, can ve mal güvenliğini, akıl ve beden sağlığını“ esas alan tedbirler olup Kur’an’daki hukuk kurallarının değişebileceğini ancak tanrısal amaç ve ilkelerin sabit kalacağını vurguladı. Muhammed İkbal’in “Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu“ kitabıyla da bu düşünce İslam coğrafyasında küllerinden silkinmeye başladı. Osmanlı’nın son dönem İslam hukukçularından ve Cumhuriyet’in ilk mebuslarından İzmir milletvekili Seyid Bey ile Mehmet Akif Ersoy bu düşünceyi Türkiye özelinde seslendiren isimler oldular.
Müslüman Mutezilî görüşe göre devlet “ahlak ve adalet“ ile yaşar. Ahlak bireyin, adalet devletin vazgeçilmezidir. Herkesin özel iyisi olabilir, ancak devlet ortak iyinin iktidarını savunur. Mesela başı örtmek özel iyidir, başı açmak da özel iyidir. Ancak göğüsleri ve cinsel bölgeyi örtmek ortak iyidir. Burada devlet ortak iyinin egemenliğini toplumda uygulatır, ancak özel iyilere asla müdahele etmez. Özel iyiler ortak iyi içine entegre edilir. Günümüzde İran ve Taliban Afganistan’ında zorla başı kapatmalar, Türkiye ve Tunus’ta başı zorla açtırmalar ne laiklikle ne de İslam'la örtüşür. Her ikisi hem devlet faşizminin hem de ilkel bir zihniyetin ürünüdür. Devletin alması gereken tavır, kişinin ortak iyi çerçevesinde giyindikten sonra başının açık veya kapalılığı gibi bir özel iyiyi ortak iyi içinde entegre etmektir. Gerçekte başın örtülü oluşu yahut açıklığı; hava atma, baskı yapma, aydınlık sembolü olma gibi komik ve bilimsel ciddiyetten uzak saplantılardan arındırılarak ele alınmalıdır. Devletin görevi bu tür entegrasyon çalışmalarına katkı sağlamaktır. Çünkü devletin varlık amacı da ruh ve beden sağlığı yerinde, huzurlu bir toplumun inşa edilmesine kurumsal ve hukuksal katkı sağlamaktır.
Müslüman Mutezilî görüşe göre devlet insan ile hayvanı ayırır. Yani onlar insan alemine hayvancı bir serbestlik benzerliğiyle yaklaşmazlar. Onlara göre “aile kurma, evlenme, mülk edinme, güvenlik ve savunma, bireysel tercihlerini başkalarına baskı aracı yapmama“ gibi ortak iyi olan kabulleri tarafsız biçimde gerçekleştirmek devletin mutlak görevidir. Mutezilî devlet siyasetinde ibadetler bireysel alandır, kişinin Allah ile hesabıdır; İslam’a girme ve İslam’dan çıkma da ferdi bir hürriyettir. Halbuki Sünni ve Şii anlayışta devletin bir görevi ibadetleri topluma zorla yaptırmaktır. Sünni ve Şii fıkıhta ezan okunurken dükkanı açtırmamak, Ramazan’da oruç tutturmak devletin görevidir. Sünni ve Şii anlayışta devletin dini vardır ve dini koruyup onun yayıcılığını yapmak devletin vazifesidir. Hatta namaz kılmayanları cezalandırmak veya kılmamakta ısrar edenleri idam etmek Şii ve Sünni fıkıhta varlığı sabit olan bir anlayıştır. Fakat bu anlayışı Kur’an’ın hiçbir yerine oturtamayız. Mutezilî teoloji buna şiddetle karşı çıkar. Mutezilî siyasi görüş devletin değil bireyin dini olacağını savunur. Devletin mutlak tarafsızlığını dikkate sunan Mutezilî siyaset görüşü, devleti yönetenlerin dindar olabileceğini ancak yöneticilerin dindar ve dinsiz vatandaşını adaletle yönetmesi gerektiğini dillendirir.
Son yüz elli yıllık demokrasi tecrübemizde üç tür İslamcı fikir birbirini takip etti. Cemaleddin Afgani ile başlayıp Reşit Rıza ve Muhammed Abdüh ile hızlanan süreçte 'Batı yenilgisi nasıl atlatılacak?' sorusunun cevabı arandı. İstanbul’da Said Nursi Hutbe-i Şamiye ve Münâzarât adlı eserler vererek mağlubiyet konusunda düşünceler ortaya koydu. Bediüzzaman gibi Musa Cârullah da Türkistan’da nisbeten benzer düşünceler söyledi. İkinci evrede Osmanlı’nın yıkılmasıyla Sünni saltanat ideolojisine yahut Şii imamet mitolojisine uygun olmak üzere İslami bir devlet veya İslam devleti kurma çalışmaları başladı. Mısır’da Hasan el-Bennâ ile Seyyid Kutup, Pakistan’da Mevdûdî ve İran’da Humeynî bu projenin en önemli aktörleri oldular. Pakistan’ın kurulması Sünni saltanat ideolojisinin temel felsefesine uygun biçimde bir devlet olarak ortaya çıkması yanında İran İslam Cumhuriyeti’nin ihtilalle gerçekleşmesi (1979) de Şii imamet mitolojisinin tipik bir görüntüsünü oluşturmuştur. Bu bağlamda düşündüğümüzde Pakistan, Suudi Arabistan, İran, Afganistan din devleti veya dini devlet olma yolunda olduklarını iddia da etseler de geleneksel Arap ve Acem kültürünü İslam diye pazarladıklarının gerçekliğini örtemezler. Zira yerel kültür ve tarihi hesaplaşmaların ürünü olan mezhepsel bakış açılarına dayalı devletler kurmak, adına ne kadar İslam hareketi de denilse, isyan hareketi olmaktan kurtulamaz. 1930-1990 yıllarında egemen olan devlet kurma ideali 1990’dan itibaren 'devlet nedir?' sorusunu gündeme getirmiş ve İslami düşüncede üçüncü evreyi başlatmıştır. Bu kez devlet kurma değil, devlet felsefesinin ne olması gerektiği ve devletin “ne”liği üzerinde kafa yorulmuş ve tarihi mirasımızda bunun cevabının Mutezilî görüş içinde muntazam biçimde verildiği tesbit edilmiştir. Bu kez İranlı Ali Şeraiti ve Firuzabâdî, Sudanlı Hasan Turâbî, Mağripli Gannûşî, Bosnalı Aliya İzzet Begoviç, Mısırlı Nasr Hâmid Ebû Zeyd ile Hasan Hanefî ve en önemli isim olan Pakistanlı Fazlurrahman aracılığıyla İslam’ın "devlet modeli mi değerler sistemi mi sunduğu" tartışması başlamış ve İslam’ın yukarıda Mutezilî siyaset felsefesi olarak bahsettiğim değerler sistemini savunan bir yapılanmaya evet diyeceğini ve bunun çağdaş devlet anlayışlarından bile ileri olduğu fikri doğmuştur. Üçüncü kuşak İslamcılar, din devleti yahut dini devlet fikrini reddederek adalet devleti/adil devlet projesini canlandırmışlardır. Aslında VIII-IX.yy’da güçlü bir akım olarak var olan gelişmeci ve değişimci İslam anlayışı tekrar doğmuştur. Sünnilik ve Şiiliğin yüzyıllardır hegemonyasıyla korunan “lafız merkezli statik şeriat“ anlayışındaki donukluk ve bilhassa siyasi alanda görülen İslam’ın ruhuna ters yapılanma terk edilerek “kasıt merkezli dinamik şeriat“ sloganı maksadı anlatmada sembol olmuştur.
1990’larda etkinliğini ortaya koyan Mutezili bakış açılı siyaset felsefesi, İslam’ın devlete dair teori ve pratiğini başka açıdan gündeme getirince Batı heyecana kapılmıştır. Bu sebeple merhum Fazlurrahman’ın Chicago Üniversitesi’nde ve dost meclislerinde yaptığı konuşmalar Amerika’nın İslam gündemini ciddi meşgul etmiştir. Bu yeni akım, başta İslam dünyası olmak üzere yeryüzündeki tüm devletçi, milliyetçi, merkeziyetçi, baskıcı ve tek tipçi uygulamalara karşı çıkmış ve muhalefet dilini “Kur’an, akıl, tarihi tecrübe“ referanslarıyla oluşturmuştur. Bu akım, menfi tavırlara tepki koyarken de kişilerin bireysel dini tanımlamalarına değil uygulamalarına cevaplar vermiştir. Bu akımda kişinin dindar, dinsiz, dinde lakayt olması gibi tüm bireysel tercihler önemsenmeyerek ortak iyinin etrafında eleştirel bir dil kullanılmıştır.
Mutezilî siyaset felsefesi, dinsel yorum ekollerinin (mezheplerin) tümünü bir realite ve kültür unsuru olarak kabul eder, ancak mezhepçiliği reddeden bir anlayış içinde olur. Müslümanların örgütlü toplum olması konusunda ciddi gayret sarf eder; fakat örgütü (cemaat, tarikat, sendika, dernek, vakıf, parti vs.) kutsallaştırma gibi bir anlayışa karşı çıkar. Bu yeni akım, doğrudan Kur’ancıdır. Aklın ve insanlık tarihinin ortak tecrübesine dayanan değerlere çok önem verir. Çünkü antropoloji, arkeoloji, sosyoloji, tarih, filoloji, belağat ve psikoloji Kur’an’da vurgusu en çok yapılan bilgi alanlarıdır. Mutezilî siyaset felsefesi, tanrı-devlet modelini ve laik-devlet ideolojisini bir kenara bırakıp adalet devleti idealini amaçlar.
Tanrı-devlet (teokrasi) modeli tanrı adına yöneticilerin iş yaptığı sapkın bir sistem olduğu gibi laik-devlet modeli dînî erdemleri ve dine ait figürleri kamusal (herkese ait) alanda kökten reddeden bir uygulamanın içinde olması sebebiyle tercihe şayan bulunmamıştır. Laik-devlet modeli Müslüman Doğu toplumlarında barışı tam temin edememiştir. Bu konudaki baş sorumluluk laikliği salt bir model olmanın dışına çıkaran ve dahası laisizmi din gibi algılayan yöneticiler ile toplum mühendislerine aittir; yoksa laikliğin Batı serüveni iyi okunduğunda laik amacın dini yok etmek olmayıp tanrıyı ve dini Katolik kilisenin tekelinden kurtarma olduğu görülür. Türkiye, Suriye, Tunus ve Mısır özelindeki laiklik uygulamalarının sosyal barış ve adaleti sağlamada yetersiz kaldığı görülmüştür. Yani buralardaki laiklik uygulamaları bir tür elit hobisine dönüşmüş ve gizli oligarşi doğurmuştur. Her ülke siyasi bir modeli/sistemi kendi tarihi ve sosyal mirasıyla paralel biçimde uygularsa başarılı olur. Yoksa eşyanın tabiatına zıt davranıştan öteye geçilemez. Mezkur dört ülkede de sürekli oluşan mukavemet hareketleri bunun en canlı örnekleridir. Sosyal alanda yapılan her değişim sosyal bilimlerin keşifleriyle okunmalı ve uygulanmalıdır. Katolik ve Ortodoks zihniyetin esassız dünyasından bir kurtuluş olan laiklik, akıl ve imanı birleştiren bir dünyada benzer sonucu veremez. Bu gayet doğaldır. Laiklik, tüm inançlara/inançsızlıklara ve değerlere devletin eşit mesafede oluşu ve bunun kamu alanında serbestçe temsil edilmesi anlamındaki özü ve uygulamasıyla yansıtılsaydı İslam aleminde asla tepki görmezdi. Laiklik, adalet devleti anlayışına entegre edilerek uygulanmış olsaydı Müslüman Doğu’da kesinlikle bir sorun çıkmayacaktı. Bu bağlamda Anglo-Sakson tarzı laiklik yorumunun bize daha uygun olduğu, Fransız modeline oranla adil ve insani bulunduğu da bir vakıadır.
Adalet devleti denen “değerler eksenli devlet algısı“, adalet ve barışın gerçekleşmesinde en etkin olarak ortak akıl ve ortak iyiyi önceleyen bir anlayıştır. Model merkezli olmayıp değer/ilke/prensip merkezlidir. Demokrasi, cumhuriyet, laiklik, humanizma, teokrasi, monarşi ve oligarşi gibi yapılanmaları öncelemeyi değil hayata ve fıtrata egemen olan değerlerin mutlaklığını (evrensellik, insanilik) savunur. Çağımızda siyaset felsefesi ve teolojik derinliğiyle öne çıkan, kökeni eski ancak teori ve kurgusuyla sürekli yeni olan Mutezilî devlet felsefesi kaldığı yerden alınıp geliştirilerek tüm dünyanın ve bilhassa Türkiye’nin hizmetine sunulmalıdır. |