Zahidin İ'tizali [Lütfi Bergen]
Modern toplumun iktidarına ve iktisadiyatına muhalif bir zahidliğin temellerini Kur’an’da bulabiliyoruz. Zahidlik, iktidar mücadelesinin aracı olamayacak kadar derûnî bir inşa haleti. Aslında zühdün, insanın kendi içine dönerek dünyanın saldırısından korunma çabası olduğu da söylenebilir. Dünya saldırgan bir zemin ya da insanı içine çeken su-çamur tabakası. Sembolik mânâda da düşünürsek, her ölen toprağa miras düşüyor. Toprağa zerre zerre karışıyor. Mahşerde toplanışı da zerrelerin seçilip tasaffi edilişiyle hakikat olacak. Kur’an zerrelerin öneminden de bahseder: ”miskale zerretin hayran yerah/artık kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür”(99 Zelzele 7). Hesap zerre miktarların sorgusu üzerinden görülecek.
Osmanlı’nın son demlerinde İslamcılık, “Kur’an’a Dönüş” söylemi içinde bir dizi reform–tecdit–ihya projesini hayata koydu. Modern topluma yönelik cevap üretme ihtiyacının ürünü olan önemli çabalar verildi. Müslüman toplumların geri kalmışlığının sebebi diye gösterilen eski kurum ve topluluk yaşamları tasfiye edildi. Dergahların “uyuşuk nesiller ürettiği” fikri ile hareket eden “İslamcı” zevatın zahidliği reddettiği bir dünya kuruldu. Bu dünyanın içinde köy yaşamının tasfiyesi, kadınların okuması, herkesin maaş düzenine katılıp emek-yoğun çalışma hayatına katılması gibi meseleler de girdi. Buna rağmen Müslüman toplumların kalkınamadığı ve dinin sosyal hayatı tayin edemediği gerçeği, aydınların tosladığı bir “duvar” sayılmalıdır. İslamcılık kendi projesinde ilerledikçe mensuplarının “namaz”la bağını kopartmış ve Müslim adamın namazsız halini kanıksamış (iman dışı bir hal saymamış) ama yine de bu normal-dışı haleti düzeltmek için “namaza teşvik” çalışmalarına başlamıştır. Akif ne diyordu: “Doğrudan Kur'an'dan almalıyız ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı” ya da “Alınız ilmini Garb'ın, alınız san'atını./Veriniz hem de mesainize son sür'atini” ve yahut “İnkılab istiyorum başka değil, hem çabucak /Çıkarıp gönderelim, hasılı şeyhin yer yer, / Oradan alem-i İslam'a Cemaleddinler / Anlıyorsun ya zarar yok daha iyi anlaşalım / İnkılab istiyorum, ben de fakat Abduh gibi”.
İslamcılık, cumhuriyet ideolojisi ile aynı paradigmadan bakmış ve yüz yıl sonra Kur’an’a dönük bunca çaba, kalkınmaya meftun bunca politikaya karşın Müslüman toplumların uyanışını, adil bir içtimai yaşamı, bereketli bir iktisadî ortamı sunacak zemini inşa edememiştir. 21. yy.’a geldik ve Kurban’ı kendi ellerimizle kesemiyoruz, parasını vakfediyoruz. Oysa namazda en çok okuduğumuz zamm-ı sûre’de geçen “venhar” (kurban kes: Kevser Sûresi) lafzına rağmen. İslam düşüncesi modernite ile çatışmaya onun silahlarını kullanarak başlamış ve modernite tarafından yutulmuştur. Moderniteye itiraz edecek kabiliyetini kaybetmiştir. İslam Düşüncesi tabirini, Müslümanların İslam eksenli düşünceleri mânâsında kullandığımı gerekli bir not olarak kaydediyorum.
İslam Tarihi açısından da zahidlik bugün yaşadığımız şartların benzeri bir ortamda yeşerdi. İslam toplumu daha Fahr-ı Kainat Efendimiz’in (sav) vefatı üzerinden (m.632) geçen 70 yıl içinde terör ve iç savaşa maruz kaldı. Ali (ra) 661’de ve Hüseyn (ra) 680’de şehit edildi. Her iki şehadet de iktidardaki zevatın İslam ideallerini temsil etmediğinin kanıtıdır. İslam toplumunda zühd, iktidara muhalefetin zırhı haline geldi. Kur’an’daki ima da iktidar olmaya yönelik cehd ile iktidardan berî ilm-hikme-irfan yolunun ayrışmasını haklı çıkaracak özelliktedir. Evet bir iktidar vardır lakin buna Kabilî metodlarla değil, Habilyen cevaplar vermek gerekir. Bu eksen içinde Ebu Zer (ra); fakirdi, zahiddi, muhalifti, abiddi, isar ehli idi ama isyan ehli değildi.
Kur’an’da “afv yolunu tut, marufu emret, cahillerden yüz çevir”(7 A’raf 199) ayeti vardır. Eğer yönetici isen “insanlardan vergi alacağın zaman halka zorluk ve sıkıntı vermeyecek şekilde hayati ihtiyaçlarından fazla olan mallardan vergi al”(Elmalılı,tefsir,c:4/193) yorumuna istinad edebiliriz. Ancak aynı ayet zahidî nazarla okunduğunda mânâ değişiyor: ”huzil afve/ afv yolunu tut”. Affedici ol, özür dileyenleri affetmek baş özelliğin olsun. Aslında bu ayetle ahlâklı adama dünyevî iktidarın yolları kapatılmıştır. Lakin başka bir kapı açılır: ”bil urfî/örf ile emret” Urf:Ariflik ve maruf olana denilmiştir. ”Yapılması gerekli olan, olması olmamasından hayırlı bilinen her iş örftür, güzel ve faydalı olan her iştir, insanlarca iyiliği bilinen ve kabul olunan şeydir”(Elmalılı,c:4/193). Bu ayetle hikmetin kapısı açılmış oldu. İktidarın “bilgisi kudretti”. Ama bu ayetle bilgi, cehl kavramı ile tarif edilmek zorunda kaldı. İktidar “bilgi”li olabilir ve kudret elde edebilir; bilgisi urf/maruf değildir. Belli bir ahlâki değeri yansıtmıyorsa “cehl”dir. Tarihi bir olay dizim halinde görmeyi terk edersek Kabil’den beri bilgi, modernliğin/dünyevî felsefenin egemenlik kuramıydı. Kur’an’ın beyanına göre cehl, cahillik okumaz yazmazlık tarifi içinde olmamış, ahlâkî bir mesele şeklinde sunulmuştur. Mesela Yûsuf(as)’un Vezirin karısı ile ilgili meselinde “Onlara meyleder cahillerden olurdum/ileyhinne ve ekûn minel cahilin”(12 Yûsuf 33) ahlâkî zaaf neticesi “meyl” cahillik sayılmıştır. Böylece zahidler, bilgi probleminde iktidarı öncelemeyen başka bir çıkış sahası buldular ve “urf” kavramından “maruf”a ve oradan da “marifet” kavramına vardılar ki seküler epistemolojinin mezkur kırılmayı anlaması pek müşküldü. İşin tuhafı modernleşme ve “terakki” meselesi ile mevzûya taraf olan İslamcı zevat da “marifet” kavramını “hayy” bulmaya çalıştıkları alemden sürmüş ya da anlamsız bırakmıştı. ”Modern felsefe, Ernest Gellner’in veciz ifadesiyle ‘bilgi içinde bir dünya’ yaratmıştır. Bilgi hayatın tüm alanlarına egemen olmuş ve ahlâkî, toplumsal ve dini değerler bilimin ürettiği bilgilere tabi olmak zorunda bırakılmışlardır. Bir anlamda bilgi dünyası tüm diğer değerleri yutmuş, onları adeta kendi seküler bünyesi içinde mass etmiştir” (Mustafa Armağan, İslam Bilimi Tartışmaları, İnsan yay.,1990:14).
Müslüman toplumların aydınları kendi “urf-marifet” kavramlarının ahlâkî pratiklerini yitirdikleri ölçüde modern “bilgi”nin paradigmalarına sıkışmış ve çözümsüz kalmıştır: ”Modernliğin üst üste gelen dalgalarının değmediği kültürel sahalar bulma fikri katıksız bir kurgudur ancak… kökeni ve mekanı ne olursa olsun bütün kültürler, modernliğin etkisini, yani bilincin yukarıdan aşağıya bu göçünü yaşamışlardır”(Daryush Shayegan, Yaralı Bilinç, Metis, 1991:43-44). ”İslami rejim bütün Batı aleyhtarlığına rağmen Batı’nın tüm teknik ürünlerini coşkuyla karşılamakta, karmaşık araçları kah acemice, kah şeytani bir ustalıkla kullanmaktadır… İslam, varlık nedenine yabancı maceralara sürüklenmektedir… ve tarihi aşmak isterken, eninde sonunda ideolojik bir yan-ürüne dönüşmektedir”(Shayegan,1991:110).
20.yüzyıl İslamcılık asrıydı ve proje olmak mânâsıyla Müslüman toplumlara değerler sunamadı. Elbette yaşanmışlık ve tecrübe edilmişlik bağlamında kazanımları olmuştur. Ezilen pedegojisini ispatlayan deneysel bir zaman parçası olarak. “Ve cahillerden yüz çevir”, sana zulmedeni affet, misliyle mukabelede bulunmaya kalkma (Elmalılı,c:4/195). Zahidlik ve muttakî fıkhı seküler bilme eyleminden kopmuş, ayrışmış bir arayışta zuhur etti. Önce Ebu Zer (ra)’in ve sonra Hasan-ı Basrî’nin/İmam-ı Azam’ın hem yönetime “emr i bi’l maruf ve nehy-i anil münker”le söz söyleyip ve hem de devrim/isyan isteyenlere katılmaması bununla mümkün oldu. İktidarla yardımlaşmayı reddetmek, meşhur fukahanın tümünün tavrına hakim bir özellik haline gelmişti. Katılmaktan uzaklaşma, sultanın bulunduğu yerden uzak durma, sultanın ayağına gitmekten kaçış. İmam Malik, Abbasi Halifeleri Irak’a gitmesi için emir verdiklerinde mazeret ileri sürer ve halifelerin kendisine gelmesini sağlamak için de onlarla Hacc mevsiminde buluşurdu. O dönemin meşhur uleması ve meşhur zahidlerinin “fakir” oluşları ile son dönem Osmanlı sufiliğinin fakr/miskin oluşu aynı sebebe istinad etmemekteydi. İlk dönem İslam ulema ve zahidlerinin zikir, halvet, sabr, tevekkül, marifet, rıza, zühd, haşyet, ihlas, dünyanın zemmi, itminan vs. ile ilgili kavramları ifade etmelerinin arkaplanında muhalefet fikri vardı. Böylece Basra sûfiliği (amelî sûfilik) ile Kufe fakihliği-muttakî fıkhı (İmam-ı Azam-İmam Şafii-İmam Malik) farklı kavramsallardan çıkış yapsa da benzer ameli tavırı/muhalefeti geliştirerek aynı denizi besledi. Bu nedenle bu harekete iktidarla birlikte Havaric, Mutezile, Şia da itiraz etmiştir. Şia oniki İmam’a tevessül etmeden Allah’ın rızasına erilebileceğini söyleyen sufî doktrinini reddetmiştir.(Süleyman Ateş, İslam Tasavvufu, Yeni Ufuklar, 1992:81).
21.yy’da da teberri etmiş bir zahidliğin zihniyet dünyası keşfedilebilir. Zalimler Allah’ın bir cezasıdır. İnsanların toplumsal bir değişimden önce bireysel değişimlere girmesi elzemdir. “Hepiniz çobansınız, maiyetinizdekilerin hukukundan mesûlsünüz”(Riyazüs Salihin,c:1, hadis: 281). Koyunlar telef olurken yâr kenarında sürü otlatan çoban kurtlar kadar zalim sayılır.
yazının aslı cemaat com da yayınlanmıştır.
http://www.cemaat.com/zahidin-itizali |