"AVM'lere Mescid İstemiyoruz" [Lütfi Bergen]
"AVM’lere mescid istiyoruz"-Basından.
Avrupa tarihine nazaran erken bir modernlik /modernleşme süreci yaşadığımızdan mıdır nedir daha köylerimize yol, okul,sağlık ocağı ulaştıramadan kentlere bir çok AVM dikiverdik. Köylere ulaşmaya hacet kalmadı ve son on-on beş yılda köylü şehre geliverdi. Küçük Ölçekli Yerleşim (KÖY) kavramı da bitiverdi. Artık köyden gelen bir mahsûl-mamül fikrini de yitirdik sanırım. Çünkü köylülüğün olmadığı bir üretim biçiminde “köy tavuğu”,”köy yumurtası” vb. tamlamaları haklı çıkaracak bir ürüne rast gelmeyi ummak abesle avunmak sayılmalı. Bütün dünyada burjuva oluşumların “köylülerle savaşı” devrimci bir savaş idrak etmişken, Anadolu üzerinde köylülerin bu değin toprağına düşman ve üretim biçimlerine la-kayt dereke“bağlı” kılınışı nasıl açıklanmalı? Milyonların, ”Köyden İndim Şehre” rahatlığı içinde şehre akması ve burjuva ekonomi-politiği ile asırlardır birlikte yaşam kültürü geliştirmişçesine kente alışmaya çalışması, kapsamlı sosyoloji analizlerine muhtaç görünüyor. Doğu’da köylülüğü çözen yapıyı otuz-kırk yıldır bölgeyi felç eden durumla açıklamak belki inandırıcı. Peki Batı’da Sivas’tan Ege Denizi’ne varana kadar önümüzde duran bereketli toprak kütlesinin sahiplerine ne demeli? Avrupa’da feodalizm, köylünün toprağın mütemmim cüz’ü gibi kabul edildiği bir hukuk düşüncesini tahkim etmişti. İnsanlar toprakla birlikte alım-satıma konu olan mülkiyetin içinde idiler. Burjuva ideolojisi, tarımsal ekonomi politiğin geri olmasını savunuyor değildi. Toprakla gelen mülkiyet rejimini değiştiremedikleri için topraktan kopardıkları insanların iaşesini karşılayacakları yeni bir üretim ve geçim modeli keşfedilmek gerekiyordu. Üretim yapamayacakları için (toprak feodallerin elinde idi), kapital de birikmeyecekti. Bu kısır döngü iki uçlu felsefî yaklaşımla kırıldı: önce sermaye(kapital) elde edilmeliydi; ki bu emperyalizmin doğuşuna nedendir. İkinci aşamada da işgal edilmiş toprakların ham ve yarı mamül maddeleri katma değerli mamüllere çevrilmeli idi; ki bu da toprak köleliğinin çözülüp proleterliğin inşası ile mümkündü. Avrupa köylüsünü kente çeken ve kent burjuvasının söylemlerine ikna eden olgu, bir özgürlük meselesi idi. Anadolu’da ise köylü, az da olsa toprağın sahibidir; mülkiyetin konusu değildir. Üstelik toprağı verimlidir, değilse de hayvancılığı vardır. Yine değilse, toprağın otu bereketi vardır.
Şimdi şehirleri doldurduk. Tarlaları satıp,kızı everdik ve oğlana da ev aldık. Dairede işe koyduk. Şehir tüm allı pullu ışıltısıyla huzurumuzda. İyi kötü bir gelirimiz var; yine ırgatız, patronun marabasıyız ama, şirket sigorta yapıyor. Kızanlar okula gidiyor. Hastahane yolumuz üstü, ilaç çaya şeker misali.
Özgür olduğu halde “daha çok özgürlük” isteyerek kendini köleleştirme zihniyeti ancak bu topraklarda tutunabilir. Türkiye’de din; kapitalizmin ve modernizmin mekanı kentleri kutsal kılmada araçlaşıyor. Marxism de, köylülüğü, geçilmesi gereken bir tarihsel aşama olarak gördüğünden kent ideolojisine tahavvül etmişti. Kentin eşitsiz ilişki düzeni kurup, sömürücü sosyal sınıflara mekan olarak köyü ve yeni emekçi adamı (proleter) istismar etmesini, praxise (tarihi devrimci kadere) uygun gören bir “sol” metodolojik manada cumhuriyetin kurucu ideolojisi ile aynılaşmıştır. Ama “İslami” düşüncenin de kentte karar kılması, modernite idolü karşısında insan teklerinin na’çar kaldığının kitlesel türküsü gibidir. Ne diyordu Nurettin Topçu: "Memleket sefaletinden ıztırap duymayan bu mesuliyetsiz ve merhametsiz burjuva zihniyeti, vatan toprağını sefil ihtiraslara feda ederken, bir de karşımıza ilim ve din maskesiyle çıkmak istemektedir (…) Toprak meselesi bir (…) insan hakkıdır. Köylünün hakkı olduğu topraktan mahrum bırakılmasıyla toprağın bugünkü haksız sahipleri hırsız sayılırlar; kendi toprağına sahip bulunmayan köylü ise esir durumundadır" (Nurettin Topçu,İradenin Davası/Devlet ve Demokrasi, Dergah, 1988:177). Kente doluşan adamların her ayaklarına basılışta ciyak ciyak bağırmalarından insan onuru kurtulmayacak. "Fabrika bacaları altında kümelenen amele, her gün hukukunda yeni ıslahat istiyor; ama köyde dağınık yaşayan çiftçi aynı dille istemesini bilmiyor. Bu hal onun daha çok yardıma ihtiyacı olduğunu gösterir. En büyük reform onun varlığında yapılacak olandır"(N.Topçu,age,1988:183).
Gerçek bir “sol” ve insancıl bir “ahlâk” dâvâsının eri olarak bizi kentlere mıhlayan bu modernizmden, AVM’lerde mescid istemiyoruz. Bize toprağımızı ve toprakta ürettiklerimizi satacağımız “pazar”ımızı verin.
Bize “dirlik” verin ki “düzen” bulasınız. |