Vizyonsuz Müslümanlıkla Nereye Kadar? [Namık Kaya]
Tarihe, çocuklarımıza, hayata, çağa ve gelecek yüzyıla söyleyecek sözü olanlar lütfen kendilerine bir baksınlar. Çağın ifritlerinin ellerinde ne tür oyuncaklara döndüklerini bir görsünler. Hayata katkı sağlamak yerine sosyal yaşama düzen katanların nesneleştirdiği birileri haline geldiklerini iyice anlasınlar. Bunlardan kimileri hizmet hizmet diyerek koşturdukları insanları nasıl bir robota çevirdiklerine şahit olsunlar. Bizden öncekilerin bir haltı olan "kelamın akideleştirilmesi"ni zamanımızda revize etmek yerine sadakatle savunmanın insanlarımızı ne duruma düşürdüğünü ibretle seyretsinler…
"İslam coğrafyasındaki perişaniyetin ardındaki sır nedir?" deme cesareti gösterebilenlere yukarıdaki soruların cevaplarını göstermekten başka bir şey elimden gelmez. Mustafa İslamoğlu "Kimse alınmasın, gücenmesin. Samimi olarak soralım: İslami siyaset üreten kadroların İslami bilgisi nedir? Amiyane tabirle, kafalarındaki İslam’ın modeli kaçtır? Dayandıkları referansları nelerdir? Kur’an ve onun üretilmesi olan sünnet mi, yoksa 1940’ların totaliter eğitim sistemine ilaveten müessesesiz bir tekke kültürü ve itaat ahlakı mı?" diye sormakta, sorgulamaktadır. Ancak ben bu ifadeleri gelecek nesillerin bugüne ve öncemize yönelteceğini biliyorum. Onlar ilgili cümlelerin benzerlerini kurarak vizyonsuz İslam anlayışını yargılayacaklardır. Onların yargılamasında suçsuz bulunmak ve yapabildiğim şeyleri yaptım diyebilmek için bugün inşa, imal ve tahkik çalışmalarımı sürdürmekteyim.
İbda devri peygamberin vefatıyla bitti; ihya çalışmaları da vizyonsuz bir sosyo-politik yapılanma ve yanında misyonu dar kalıplara mahkum bir teoloji ürettiğinden dolayı ihyacılık da iflas etmiştir. Şehristani gibilerin "El-Fark Beyne’l-Fırak" türü yazdıkları eserlerle teşekkül eden algılamaların yanlışlığını mağlubiyetimizle, tefrikalarımızla, batılı hak gösteren kavuklular üretmekle ödedik.
Devir inşa devridir, Kur’an’ı tüm tarihsel arka planıyla yeniden okumak zorundayız. Kur’an’ın öncelikle tarihsel bir doküman olduğunu, tarihin bir döneminde yaşayan bir topluma geldiğini ve o toplumun kültürel hazinesiyle konuştuğunu bilmeliyiz. Bu durumu anlamak ümmiliğin dini, siyasi, sosyal aristokrasiden olmamak demek olduğunu bilmekle başlar; hatta ümmiliği kitap ehlinin kültürünü bilmemek, Yahudiler karşısında kültürel bakımdan yenik olmak demek olduğunu kavramakla başlar. Bunu söylerken zihinsel tahrifatın dini tahribatı, onun da aidiyetsiz bireyi ve şahsiyetsiz kişiyi ürettiğini dillendirmeyi amaçlıyorum. Fırkacılığın, mezhepçiliğin, ırkçılığın ürettiği bireylerde bu vaziyeti daha net görürüz. İşte ihya hareketleriyle "salih geçmiş" söylemlerine sarılmak günümüz Müslümanlarını üreticiliğe değil tüketiciliğe sevk etmektedir. Ayrıca vizyonu geçmişin kutsal şahsiyetlerinin dili, mantığı, bakışı, tercihi, elbisesi ve sakalı etrafında endekslemektedir. Halbuki her doğumevinde Adem kıssası yeniden doğmaktadır. Her delikanlıyla Yusuf kıssası yeniden başlamaktadır. Kur’an’ı anlamak ve yeni bir inşa sürecine girmek için Kur’an’ın evvela edebi bir metin olduğunu ve sebep-sonuç ilişkileri içinde yazıldığını bilmek gerekir; Kur’an’ın toplumsal realiteleri dikkate alan ve Arap’ın diliyle Sami kültür havzasının kodlarını kullanan bir yapıyla konuştuğunu bilmek kitabı anlamanın en temel koşuludur.
İnşa süreci Kabe’nin sosyal, teolojik, antropolojik ve kozmik yapısını kavramayı gerektirir. Büyük ziyaretteki gaye (Hacc) insanlığa kök değerlerini hatırlatma amacı güder. Bunu dikkate almadan hacca gitmek ve bu ziyareti Haremeyn’in mekanlarını kutsayıp günahların sıfırlandığı bir piyangoculuğa aracı kılmak vizyondan uzaklaşmanın alametlerindendir. Kabe, Nemrut zigguratlarından Babil Kulesi’nin ve Firavun piramitlerinin devasa yükseldiği dönemde İbrahim tarafından yeniden inşa edilen tevhit mabedidir. Kabe sırf bunun hatırasına ziyaret edilir. Oraya gidip çağımızın egemen şirk dinlerine ve hakim ideolojilerine karşı tevhit zihniyetini yeniden inşa etme azmi kazanılır. Kabe’nin "beyt-i atik" olduğunu bilmek ilk Adem (adam) topluluğunun burada yaşadığını bilmenin yanında atalarımızın tarih öncesi mekanına giderek insanlık ailemizin nereden nereye geldiğini düşünme / düşündürme çabasıdır.
Kur’an’daki sûre adları bile Sami kültür havzasının özelliklerini yansıtır. Sümer ve Mısır’daki tanrı Oziris’in yeryüzündeki gücünü temsil eden boğa anlayışını Bakara suresi bizzat adıyla reddeder. Tarihe büyük peygamberler getiren İmran ocağı, "Al-i İmran" adıyla yâd edilir. Ancak burada İslam’a sonradan sokulan kutsal hanedan (seyyidler sülalesi) anlayışı baştan yıkılır ve bu sure peygamberliğin vehbi olmayıp kesbilik ve vehbilik birlikteliğiyle oluştuğunu anlatır. Kur’an, Nasıralı İsa’nın hikayesinde onun öldüğünü, Allah’a yükseltildiğini belirterek Yahudiler tarafından katledilen İsa’nın gerçek anlamda öldürülmediğini, çünkü şehitlerin ölmeyeceğini dile getirerek bir Hristiyan mitolojisini yıkar. Ancak ihya devirlerinde Yunan-Sami kültür ve inancının şekillendirdiği algılama biçimi, İsa’yı kıyamet alameti yaparak yeniden yeryüzüne getirme akidesi oluşturmuştur. İsa’nın Allah’a yükseltilmesini Kur’an’ın genel dil özellikleri içinde değil de ilgili kültür havzasında arayanlar yüzyıllar süren bir hurafeye inanmayı ve inandırmayı başarmışlardır.
İnşa ahlakı bu tip yaygın tahrifleri tamir etmek için Rağıp İsfahani’nin Müfredat’ını, İbni Manzur’un Lisanu’l-Arab’ını ve Firuzabadi’nin El-Kamus el-Muhit’ini başeser olarak belirler. Çünkü edebi bir metin kritik edilirken ilgili metnin ait olduğu şiir, sanat ve kültür çevresi ile etkileşimleri dikkate alınarak anlamaya çalışılır. Tarih içinde kendi şartlarına bağlı olarak yorum üretenlerin yorumları mutlak ve tartışmasız yapılmaz ve kendi bilgi birikimlerimizle bize miras gelen birikimi analiz ederiz. Bu ana çerçeveden hareketle metnin ruhuna nüfuz ederiz.
Gelecek nesiller yeryüzünde tevhit ve adalete sımsıkı bağlı bir barış yurdu kuracaklarsa bugünün inşacıları sayesinde bunu yapabileceklerdir. Çünkü asırlardır süren mezhepsel hurafecilik inşacılar tarafından yıkılacak ve inşacılar "Kur’an’ı mutlak değer yapan ve tüm muktesebatı Kitapla eleyen bir bakış" üretecektir. Bunun kaderimiz olduğunu düşünüyorum. Zira inşacı bir kader anlayışı "olmasını beklediğimiz değil, oluşunu seyrettiğimiz şey"dir. Oluş ise Allah’ın "biz" tabirinde geçtiği gibi insan ve tanrı iradesinin birlikteliği sonucu meydana gelen durumdur. Yani Allah sonucu bizimle birlikte yaratır, bizsiz yaratmaz. O halde bahsi geçen bakışın kurgulanması bizim elimizdedir.
Hayatı çaplı yaşamak, insan ve evreni vahyin aydınlığıyla yeniden okumak Müslümanların kaçınılmaz kaderleridir. Bu sebeple âtideki jenerasyona inşacı bir vizyon sunmak mutlak vecibedir. Çulun ve pulun mahkumu, tasavvufi bir anlayışın müdavimi, cemaatçi bir taassubun takipçisi, partizan bir mesihiyetin dellalı olmaktan uzaklaşıp herhangi bir ekolün içinde kalmakla birlikte bağlı olduğu kuruma bağımlı olmadan, Kur’an’ı çözme gayreti içinde bir Müslüman kalarak hayatı ve zihinleri yeniden inşa etmeliyiz.
Bugünküler dünü hesaba çektiği gibi yarınkiler de bugünü hesaba çekeceklerdir. Zeki, muhakkik ve müdekkik mütefekkirler yetiştirmenin yolu sabikûnu mutlak rehber olarak tanıtmaktan değil, Kur’an ve sahih sünneti kavratmaktan geçer. Çağını iyi okuyamayan, strateji geliştiremeyen, lojistik planlamalar yapamayan ancak Kur’an’ın lafzını çok güzel okuyan bir insan fevkalade yarım insandır. Amaç lafzı ulvileştimek olmayıp manayı kutsileştirmektir. Yani Şatıbi’nin vurguladığı gibi "makasıd-ı şeria"yı kavrayıp her zamana, her mekana ve her ruha uygun yorumlar üretebilmek asıl davadır. Ufkun genişliği öncelenmeli ki vizyon ötelenmesin. Çünkü amel imanın yansımasıdır; amel iman gücünün ve imana sadakatin bir parçasıdır. Amel ile imanı birbirinden ayıramayız. Vizyon amelse/eylemse, ufuk imandır. Vizyon sahibi nasıl biridir diyenlere Bediüzzaman’ın şu cümleleriyle cevap vermek istiyorum : "Bana sen şuna, buna niçin sataştın diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!"
Çağımızın vizyon sahibi Müslümanları gnostik bilgiler yerine bizatihi Kur’anî malumata sahip olmalıdır. Firavunun sihir imparatorluğunu Musa nasıl yıktıysa çağımızın sihirli/aldatıcı yüzleri onların araçlarıyla ve daha etkili biçimde yıkılmalıdır. Karun temsilinde görülen tüm çağların Soroslar’ı karşısında dik durmak vizyon erinin vazgeçilmezidir. İbrahim Nemrut I. Sargon’a (?) en zeki tepkilerle nasıl haykırdıysa İbrahimî bir vizyon eri de en uygun stratejiyle, en derinlikli bilgiyle ve en ferasetli bakışla nemrudi felsefe ve düzenleri sarsabilmelidir. Tüm bunlar da Kur’an’a tam vukufiyet çalışması yürüten bir zihniyet neferinin başarısı olabilir. Yani gerçek bir vizyon sahibi olmanın neticesidir. |