Sipariş Üzerine Kürt Kumaşı Üretmiyoruz [Mehmet Akdağ]
16.12.2009 tarihinde Taraf gazetesindeki köşesinde Hilal Kaplan “Kürtlerin Kumaşı” yazısını yazdı. 19.12.2009 tarihinde de Yeni Şafak Gazetesinde Yasin Aktay “Şiddet ve Siyaset” başlıklı yazısını yazdı. Yasin Aktay kendi yazısında Hilal Kaplan’ın yazısına referans vererek Kürtler ile şiddet arasındaki ilişkiyi söz konusu ediyordu. Her iki yazının ortak teması, Kürtler’in şiddet içeren faaliyetlerden uzak duracak yöntemler üzerinde durması ile ilgiliydi. Hilal Kaplan’ın da Yasin Aktay’ın da iyi niyetinden zerre kadar şüphem yok. Lakin iyi niyet her zaman ifade ettiklerinizi, yazdıklarınızı, eylemlerinizi meşru kılmaz. Hastalıklı bir bilinçten hareket ile ortaya konan ifadeler, yazılar, eylemler iyi niyet taşısa bile hastalık üreteceğinden, sonucunda hastalıklı olabileceğini görmek için “Allame-i Cihan” olmaya gerek yok. Bu anlamda bunu en iyi kavraması gerekenlerin içinde Hilal Kaplan ve Yasin Aktay’ın olması gerekmez mi? Onlardan bunu bekleme hakkımız yok mu?
19.04.2009 tarihinde www.bitlisnews.com sitesinde “Kürtlerin Ben İdrak-i Üzerine” yazdığım bir yazı var. Tarihleri bu yazıda bilerek verdiğimin anlaşılmasını isterim. Yani yazdığım yazı, yaşadığımız son şiddet olaylarından sekiz ay önce yazılmıştır. Ben yazdığım yazıda Kürtler’in benlik yapısını sorgulamaya açmak istemiştim. Bu benlik yapısında başkasına şiddet uygulamalarının olmaması gerektiğini İslam tarihi üzerinden ifadeye kavuşturmaya çalışmıştım. Kürtlere düşen rolün Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’e paralellik arz etmesi gerektiğini söylüyordum. Şüphesiz ki yazımda Hz. Ali ve Hz. Hüseyin üzerinden bir açıklamaya gitmem bir tercih yüzünden oluşmuş değildi. Aksine bir zorunluluk olarak Hz. Ali ve Hz. Hüseyin üzerinden meseleye bakmamız gerektiği ile ilgiliydi. Çünkü yazının devamında tarihin Kürtler’e “öne atılma” pozisyonu sunduğunu da ifade ediyordum. Her bir “öne-atılma” tecrübesi zorunlu olarak şiddet üretmeye matuf bir harekettir. “Şiddet” kavramı günümüzde tamamiyle hakir görülen bir ifade. Böyle görüldüğü oranda da zulmü meşru görmek olmasa bile zulme boyun eğen tarafı da söz konusudur. Bu noktayı Hilal Kaplan’ın ve Yasin Aktay’ın görmediğini düşünemeyiz bile. Zira uğraştıkları alanlar itibari ile böyle bir hakları yoktur. Ayrıca Hilal Kaplan 09.12.2009 tarihinde “Barışa Sahip Çık” yazısında şu ifadeyi de yazmıştır: “Şahsen savaş-karşıtı bir insan değilim. Adaletin tesisi için gerekirse savaşmaya da sonuna kadar inanırım.” Her ne kadar adaletin tesisi için savaşmanın gerekliliği müzakereye açık olsa da, savaş esnasında sivillerin öldürülmesinin hiçbir meşru tarafının olmayacağı şüphe duyulmayacak noktadadır. Peki, Ceylan Önkol’un öldürülmesini nasıl açıklayacağız? Serap Eser’in öldürülmesini nasıl açıklayacağız?
Ben “Kürtlerin Ben İdrak-i Üzerine” yazımın giriş kısmında Sezai Karakoç’un Masal şiirinin son kısmını alıntılamıştım. Sezai Karakoç’un Masal şiiri yedi oğlu olan doğulu bir babanın şiirsel bir hikâyelendirmesidir. Bu şiirsel hikâyelendirmede takınılması gereken tavır yedinci oğla yüklenmiştir. Yüklenen tavrın anlamı, hakkın tesisi için ölme pahasına bile olsa pasif bir direniş sergilemektir. Şahsım adına, hakkın tesisi için savaşmanın gerekliliği noktasında Hilal Kaplan ile aynı düşünmek ile beraber, bunun ülkemizde uygulanmasının çeşitli problemlere gebe olduğunun da bilincindeyim. Tam da bu noktada kendisi de Diyarbakır Lice’li olup da etnik açıdan Kürt olmayan Sezai Karakoç’un masal şiirine referansta bulunmuştum.
Ülkemizde hangi siyasi, dini cenahtan olursa olsun Türk yazarlarının (filozof, düşünür, psikolog, sosyolog demeye dilim varmadığı için sadece “yazar” diyorum) en ciddi problemlerinden birisi kendisi dışındaki diğerlerini yönlendirme hakkının kendisinde olduğunun patolojisini taşımalarındadır. Tam da bu noktada şiddete karşı cephe oluşturan Türklerin tavrının, şiddetten beslenen diğer Türklerden ne farkı var? Her ikisi de Kürtleri yönlendirme hakkını kendisinde görüyor. Talimatlar yağdırıyor, önerilerde bulunuyor. Üstelik yağdırdıkları talimatları, önerileri daha önceden Kürtler zaten söz konusu etmiştir. Kürtler beklenilenleri söz konusu etmiş olduğu halde, bunları görmemezlikten gelmek, sadece meselelerin okunamadığı ile açıklanabilir mi? Meselelerin okunamadığı, ciddi bir hastalık olarak söz konusudur. Lakin olay sadece meselelerin okunamaması ile de açıklanacak gibi değil. Çok daha fazla bir şeydir.
“Türk benlik yapısı”, üzerine kafa yorduğum hadiselerden birisidir. Türk benlik yapısında “Türklük” çoğu kez aşırı yüceltilmiştir. Hilal Kaplan ve Yasin Aktay’ın (Yasin Aktay her ne kadar etnik olarak Türk olmasa da, Türklük refleksleri vermekten uzak kalamamaktadır) yazılarında gerekse de diğer yazarların yazılarında Kürtlere talimat veren, yön gösteren, önerilerde bulunan cümleler aynı zamanda Kürtleri kendisi kadar yüce görmeyen bir alt bilincin de gün yüzüne çıktığına işarettir. İyi niyetli bile olsa bu alt bilincin devreye girmesnini Kürtler tarafından nahoş karşılanacağını kestirmek mümkündür. Tüm bunların üstüne Kürtler şimdiye kadar yaşadıkları sorunların çözümü için mümkün olduğunca şiddete başvurmaktan kaçındılar. Bunun sivil dilini kurmak adına Türk siyasi-sosyal hayatında gerek resmi gerekse de gayri resmi olarak yerlerini almışlardır. İslami, sosyalist ve diğer hareketlerin içindeki Kürt varlığını nasıl açıklayacağız? Durum böyle olduğu halde sorunun bu kadar uzaması Kürtlerle mi ilgilidir? Uzayan süreçte Kürtler’in tüm yaşadıkları zorluğa rağmen gösterdikleri sivil tepkileri görmeyip yaşanan son şiddet olayları üzerinden Kürtleri şiddetin kaynağı olarak okumak tam bir ahlaki faciadır.
Hilal Kaplan’ın yazısında ve Yasin Aktay’ın yazısında en ciddi problemlerden biri de şudur: Öneride bulundukları Gandhi örneği Kürtlere örnek gösterilebilecek bir vaka mıdır? Sorumuzu şöyle soralım: Kürtler Gandhi’den anlar mı? Her iki isim de aynı zamanda akademik camiaya mensup olduğu için analoji kurmanın tehlikesini, bir yerde geçerlilik sahibi olan bir vakıanın başka bir yerde geçerlilik kazanamayacağını bilemeyecek insanlar değil. Yoksa bilmiyorlar mı? Tabiî ki başka bir yerde yaşanan bir vakıadan faydalanabiliriz, bunda bir beis de yoktur. Lakin asli dilini bu şekilde kurduğunuz anda bunun bir karşılığının olmayacağı görülecektir. Bunun yanında İslam Tarihinde yaşanan vakıalar üzerinden Kürtlere söz söylediğiniz zaman, istisnasız her Kürtte bunun bir karşılık bulacağınızdan emin olabilirsiniz. Örnek gösterdiğiniz hadiseler varlığınıza ilişkin olmadığı sürece şifa sunmaktan uzak kalacaklardır. Tam da bu anlamda Hilal Kaplan ve Yasin Aktay’a bir soru yöneltmek isterim: “CO[Karbon-Monoksit]” ve “CO2[Karbon-Dioksit]” bileşiklerini ayrıştırdığımızda ayrı ayrı olarak elde edeceğimiz 1C[Bir karbon] diğer 1C[Bir karbon] eşit midir? Hilal Kaplan’a Yasin Aktay’a ve diğer yazarlara şiddetten uzak kalan Müslüman bir Kürt olarak şunu ifade edeceğim. Efendim “sipariş üzerine Kürt kumaşı üretmeyi kendimize yakıştırmıyoruz” |