Komşusu Aç Yatarken Prada Giyen Kimdendir? [Onur Bakır]
“…Gelelim çözümüne. Bu işin çözümü yok. Zira İslam’a uygun, müslümana yaraşır ve tasavvufu ön planda tutan takvaya dayalı hayat tarzı, bütün piyasayı felç eder. Dengelerin üzerine kurulduğu defileli israfçılığı tekmelediğimiz an, kapitalistik bina çöker. Ya bir defa Allah için bu çöküntünün altında kalacağız, ya da ömrü billah emperyalizmin borç halkasıyla haysiyetsiz ve şahsiyetsiz dolaşarak birbirimize İslam satacağız” (1).
Tekbir isimli tesettür markası, 1994’te İstanbul’da, bir tesettür giyim defilesi düzenlemiş, renk renk tesettür kıyafetleri profesyonel mankenlerce “izleyicilerin” ilgisine sunulmuştu. Bu Tekbir’in ilk defilesi değildi ama İslami camiadaki tartışmayı yeniden alevlendirmişti. Defilenin akabinde Vakit gazetesi yazarı Atilla Özdür, yukarıdaki satırların da yer aldığı zehir zemberek bir yazı kaleme almıştı. Doğru söze ne hacet!
Bu yazıda moda meselesi üzerinden İslamcı akım ve dindar kitlelerin tüketim ve gündelik yaşam biçimlerinde yaşanan dönüşümü ele alacağız. Ancak bunu hakkıyla yapabilmek için önce İslamcı camiada son dönemde yaşanan dönüşümü genel hatlarıyla incelemeye çalışacağız.
‘Kapitalistik bina’ ve siyasal İslam
1994’ten bu yana köprünün altından çok sular aktı. Türkiye’de siyasal İslamın en kitlesel temsilcisi olan Refah Partisi iktidar oldu, post-modern bir darbe ile iktidardan indirildi. Araya iktidarlar girdi belki ama Milli Görüş geleneğinden gelen bir ekip, AKP’yi kurarak 2002’de genel seçimleri açık ara farkla kazandı ve 5 yıl sonra zaferini yineledi. Türkiye son 15 yılda çok süratli bir iktisadi, siyasal, toplumsal, kültürel dönüşüm geçirdi. Bu dönüşümle birlikte “Kapitalizm ve İslam” tartışmasının altyapısı ve malzemesi çok daha fazla zenginleşti ancak tartışma 1990’lardaki canlılığını kaybetti. Tartışma, Takva filmiyle beyazperdeye de yansıdı, biraz kıpırdanma oldu ama alev çabuk söndü.
Özellikle AKP hükümeti döneminde siyasal İslamın farklı renkleri, Atilla Özdür’ün tabiriyle “kapitalistik bina”nın içindeki konforunu pekiştirdi. Siyasal İslam içindeki birçok akım, küresel kapitalizme biat edip, neo-liberalizmle kol kola girdi. AKP’yi “Milli Görüş gömleğini çıkarmakla” suçlayan Milli Görüş geleneği, aslında “kendisine has kapitalizm-emperyalizm eleştirisi”nin vitrinlik olduğunu daha 1990’ların ortasında açık etmişti.
Refah Partisi, 1996’da DYP ile birlikte iktidara geldiğinde açıkladığı 54’üncü hükümet programında “-en azından o dönem için- kapitalist küreselleşme, emperyalist boyunduruk, neo-liberal dönüşüm ve sermaye sınıfının emekçi sınıflar üzerindeki tahakkümü ile uyumlu bir hat izlediğini” (2) gözler önüne sermişti. Bu uyum, AKP hükümeti ile birlikte açık seçik tescil edildi. Eski Maliye Bakanı Unakıtan’ın özelleştirme üzerine olan veciz sözleri hafızamızdadır: “Ülkenin işgal altına girdiğini söylüyorlar, gelsinler işgal etsinler” (2003- PETKİM hakkında) “Stratejik yer imiş, ne stratejisi, önemli olan müşteri bulmak. Müşteri gece gelsin, pijamayla çıkarım karşılarına. Seviyorum bu işleri arkadaş” (2003-SEKA hakkında) “Parayı veren düdüğü çalar. TÜPRAŞ’ı Ruslar’a satar mısın diyorlar. Satarım, arkadaş”. (2003-TÜPRAŞ hakkında). (3)
İşte Türkiye’de siyasal İslamın ana gövdesi “emperyalizm şeytanı, kapitalizm fitnesi” eleştirisinden, küresel sermayenin karşısına pijaması ile çıkmaya hazır bir noktaya böyle geldi. İcraatta açık seçik görülen bu dönüşüm, söylemsel düzlemde daha üstü örtülü gerçekleşti. Seçmen ve taraftar kitlesinin gönlünü okşayıp rızasını devşirirken kapitalist-emperyalist düzen ile ters düşmeme gayretinin neticesinde ortaya eklektik, çelişik ve şekilsiz bir söylemsel düzlem çıktı. Türkiye’de radikal siyasal İslam’ın en sert temsilcilerinden Vakit Gazetesi AKP projesinin arkasında saf tutarak, “muhafazakar popülizm, neo-liberalizm, nefret söylemi ile aşırı ve ılımlı İslamcılığın aynı potada nasıl eritileceği” (4) sorusuna yanıt verir hale geldi.
1990’ların ortasında “Müslümana yaraşır bir hayat sürmek için kapitalizmi yıkmaktan” dem vuranlar 2000’lere gelindiğinde serbest piyasanın nimetlerini sıralar oldu. Bu süreçte İslami camia içinde “çatlak sesler”, çizgisini koruyanlar azalarak da olsa varlığını sürdürdü.
Yeşil sermaye-yeşil tüketici?
Siyasal İslam’ın bu yükselişi, iktisadi ve siyasal düzlemin çoklu kombinasyonları içinde hayat buldu. Özellikle 1980’li yılların sonu ve 1990’lı yıllar “yeşil sermaye” olarak adlandırılan İslami referanslı sermaye gruplarının yükselişine şahit oldu. Siyasal İslam’ın güçlenmesinden hem beslenen hem de siyasal İslam’ın yükselişine kan taşıyan bu sermaye çevreleri, kendi kimliğini “laik”lerin geleneksel kimliğinden ayrıştırmak için özel bir çaba içine giren İslamcıların ya da dindarların ihtiyaçlarına bir yandan karşılık verirken, bir yandan da bu ihtiyaçları üretmeye ve yeniden üretmeye başladı.
Navaro-Yaşın’ın (5) belirttiği üzere: “1980’lerde kültürel kimlikler meta biçiminde tüketilmeye hazır halde sunuluyordu. Siyasal farklılık çatışmaları tüketim aracılığı ile sürdürülüyordu. İslamcılar laisistlerden farklı kimlikler oluştururlarken, kendi kullanım alışkanlıkları üzerine düşünerek satın aldıkları ve sattıkları şeylerin türlerini yeniden düzenlemiş veya radikal biçimde değiştirmişlerdi. Farklı kıyafetler giyiyor, sadece belli tip yiyecekler tüketiyor, belli dükkanlardan alışveriş ediyor, kendilerine özgü şirketler kuruyorlardı. İslamcı hareketin popülerliğinin ve gücünün yükselişe geçmesi, ‘İslami ürünler’ üzerine uzmanlaşmış şirketlerin ortaya çıkmasından ve inananlar için pazar ağlarının oluşmasından ayrı değerlendirilemez. ‘Yitirilen İslami geçmiş’ olarak yansıttıkları yeni tüketim ürünlerini benimseyen İslamcılar, kendilerini bir ‘kimlik sahibi’ olarak tanımlamaya başladılar. Siyasal eylemcilikteki yaratıcılık, pazardaki yenilikler ile beraber varlığını sürdürdü”.
1990’larda İslami basının yükselişi ile bu pazar daha da genişledi. Artık bu yeni pazarın büyümesi için olmazsa olan gereklilik de sağlanmış, İslami gazete, radyo ve televizyonlar aracılığı ile “reklâm ve pazarlama” olanakları sunulmuştu. “Yeşil sermaye” faizsiz bankacılık, kar payı bankacılığı gibi sloganlarla finans piyasasında da yer edinmeye başlayınca çember kapanmış oldu. İslami sermaye MÜSİAD’da örgütlenerek 1990 yılından itibaren, TÜSİAD, TOBB ve TİSK’in hem karşısında hem yanında yerini aldı.
Ancak süreç muhafazakâr kesimlerin ihtiyaçlarının karşılanması ve onların tüketim kalemlerindeki kısıtlılığın aşılması ile kalmadı. İşte tam da bu noktada, “modern” bir kavram olan “moda” devreye girdi.
Moda, mini etek, türban
Bugün kavradığımız anlamıyla modanın, modern kapitalizmin bir ürünü olduğu açık. Modanın çeşitli tanımları mevcut. Moda genellikle giyim ve kıyafet ile ilişkilendirilse de modayı “Verili bir zamanda geçerli/hâkim/yaygın olan stil, davranış, yönelim ve tüketim kalıbı” olarak tanımlamakta fayda var. Ancak bu tanımın “modayı tarihsizleştirmesi” tehlikesini de barındırdığını söylemek mümkün. Tam da bu noktada, eski/yeni, geleneksel/modern kavramlarının “modernizm”, dolayısıyla da kapitalizmin yükselişi ile bugünkü anlamlarını kazandığını not düşmekte yarar var. İşte bu çerçevede “moda”, Sanayi Devrimi, bir başka deyişle kapitalist üretim tarzının hâkim olması, “kullanım değeri”-“değişim değeri” terazisinde ikincisinin ağır basması ve metalar zincirinin yaşamın her alanını kuşatması ile birlikte bugünkü konumuna erişti. Modanın ekonomi-politiği, 20’nci ve 21’inci yüzyılda tüketimin sembolik anlamlarının çeşitlenmesi ile daha da karmaşıklaştı. Ancak açık olan bir nokta var ki, “moda”, mal ve hizmetleri hızla eskiterek ve tüketimi körükleyerek, insan ihtiyaçlarını üreterek ve yeniden üreterek kapitalist sermaye birikiminin ihtiyaç duyduğu üretim ve tüketim hacminin yakalanmasında önemli bir rol oynadı. Moda giyim başta olmak üzere pek çok sektörü beslerken, bizatihi kendisi de bir sektör haline geldi.
Türkiye’de muhafazakar kesimlerin ve İslamcıların, moda ile en kapsamlı karşılaşması ise 1980’ler ve sonrasına denk geldi. Zira İslami pazar, ihtiyaçları karşılamayı başardığı gibi var olan ihtiyaçlara yenilerini eklemeyi, ihtiyaçları eskiterek yenilerini oluşturmayı da başardı. İslami sermayenin yükselişine, muhafazakâr orta-üst ve üst sınıfların yükselişi, bu yeni sınıfsal yapılanmanın maddi birikim ve tüketim arzusundaki artış ve kimliklerini -istedikleri biçimiyle- kamusal alana taşımaları ve neo-liberal dönüşümün kültürel boyutu da eşlik edince, önceden “moda”nın etkisi altına alamadığı geniş kesimler de, farklı bir kanalla da olsa “moda şemsiyesi”nin altına girdi. Yeni muhafazakâr orta-üst ve üst sınıfların kayda değer bir bölümü, takva ile imaj ve marka arasında salınır hale geldi. Kibrin, gösterişin, zenginlik ve mal-mülk ile üstünlük taslamanın, gereksiz tüketimin ve israfın olumsuzlandığı İslam dinine göre yaşamını düzenleme iddiasındaki birçok kişi, farklı bir mecradan da olsa “modern kapitalizmin” akışına ayak uydurdu. Tabiri caizse, bir İslami moda sektörü oluştu. İhtiyaçların mütevazı biçimde karşılanması, yerini, yaşamın her alanında “moda” olan ne ise onun izlenmesine ve tüketilmesine bıraktı.
Bu sürecin en önemli ayağını ise “tesettür giyim sektörü” oluşturdu. Bu sürecin gidişatını Tekbir Giyim A.Ş. Grup Başkanı Mustafa Karaduman’dan dinleyelim: “Biz işimizi müminler camiası genişlemeden önce kurduk. Bizim başladığımız yıllarda kapalı kadınlara kıyafet üreten bir piyasa sektörü yoktu. Sektörü biz yarattık. O zamanlar bir altyapı veya pazar yoktu. ‘Madem müslümanız, o zaman inançlarımıza uyan şeyler üretelim’ dedik. Üç yıl içinde defileler tertiplemeye başlamıştık. Türkiye piyasasında, piyasaya hazır kara çarşaf süren ilk biz olduk. İlk başlarda talep fazla belirgin değildi; dükkanlar bu tip işe alışmamıştı. 1970’lerde kapanan kadınlar için elbise yapan geleneksel firmalar vardı. Fakat bunlar da tek tüktü. Bizim koleksiyonumuzdaki çeşitleri gördükten sonra kapanmaya karar veren kadınlar oldu. Reklamlarımızda bu konsept üzerine çalıştık; doktor, öğrenci ve yönetici konumundaki kapalı kadınların görüntülerini kullandık. Kadınlar İslam’ı uygulamaya kalktıklarında çuvala girmek zorunda kalacaklarını sanıyorlardı. Biz bu önyargıyı kırdık. Bütün medya kuruluşları kapanmamın güzel olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar. Hocaların vaazları ile başaramadıklarını, biz mağazalarımız ve defilelerimiz ile aktardık. Amacımız sadece Türkiye’deki modayı etkilemek değil. Dünya modasına damga vurmak istedik. Türk halkının dünyaya yön verebileceğine de inanıyoruz. Eğer dünyadaki bütün halklar yaratıcıysa biz de öyleyiz. Bütün Avrupa’ya yayılacağız. Dünyanın akışını değiştireceğiz. Mini etek dünyaya nasıl yayıldı? Aynı şekilde, tesettürü bütün dünyaya yazacağız… Avrupa’da ‘tekbir’ sözcüğünün ‘kapanmak’ anlamına geldiğini düşünüyorlar. Türkiye’de tüpgaz alacağınız zaman, tüpgaz demezsiniz, Aygaz dersiniz, değil mi? Aynı şekilde, bakkaldan margarin istemezsiniz, Sana dersiniz. Aynı şekilde, Avrupa’da da tesettür giyim aradıklarında Tekbir istediklerini söylüyorlar”(6).
Dünyanın çeşitli ülkelerine yayılan, “Tesettürde dünya markası” sloganına yaslanan Tekbir firmasının bu başarıyı nasıl elde ettiğini yine Karaduman’dan dinleyelim: “Tesettür modelleri tasarladığınızda, hitap ettiğiniz ülkenin kültürünü ve iklimini düşüneceksiniz. Ayrıca, herkes modadaki iniş çıkışlara uymak zorunda. Avrupa’nın giyim modelleri kapalı kadınlar için olmadığından, bunlardan fazla faydalanamayız. Fakat yıllık renk modalarını takip ediyoruz…”(7).
İşte İslami çevrelerin bazı kesimleri için başörtüsü böyle markalaştı. Dini bir inancın gereği olması nedeniyle, alınır satılır bir mal da olsa “kullanım değeri” ağır basan tesettür, “herkesin modadaki iniş çıkışlara uymak zorunda olduğu” bir çağda “değişim değeri” odaklı bir meta haline geldi. Tesettür, bu yönüyle sınıfsal kimlikleri örten değil aksine bu kimliklerin altını çizen bir değere dönüştü.
Giyim sektörü en çok öne çıkan unsur da olsa, İslami modanın yükselişi başka alanlara da sirayet etti.
Türkiye’de artık, tüketim kalıpları ve alışkanlıkları itibariyle mimariden yaşam alanına, ev eşyasından giyim eşyasına, hastaneden üniversiteye, tatil mekânından otomobile, kuaförden lokantaya, alışveriş merkezinden spora kadar her alanda kendi ayrıcalıklı konumunu açık seçik ortaya koyan, bunu da dini motiflerle süsleyen ve meşrulaştıran bir kitle mevcut. Karaduman’ın sözleri ile “Madem müslümanız, o zaman inançlarımıza uyan şeyler üretelim” denilerek çıkılan yol, Müslümanları birleştiren değil bölen bir çıkmaza sürüklendi. Giderek büyüyen muhafazakar üst sınıflar, aynı “batılı-modern” sınıfdaşları gibi ayrıcalıklı, steril ve konforlu bir yaşamın içine adım attı. Bu yeni moda akımı yoksul ve emekçi dindarları teğet geçse de imtiyazlı kitlelerin gündelik yaşamlarını baştan aşağı değiştirdi.
Prada’yı kim üretir, kim giyer?
“Yeşil sermaye” olarak adlandırılan sermaye gruplarının “küreselleştiği”, oyunu kuralına göre oynamaya başladığı, örneğin muhafazakâr bir televizyon kanalı olan TGRT’nin Amerikalı Fox’a satılmasında beis görülmediği bir çağda, bu ayrıcalıklı-imtiyazlı “muhafazakâr” kitlelerin tüketim alanı da küreselleşti ve “dünya markaları” ile İslami markaları buluşturdu.
Öyle ya, “first lady” Emine Erdoğan bile 2000’li yıllarda gardırobunu yenilemiş, Louis Vuitton, Gucci, Fendi, Furla, Celine ve Prada markaları ile donatarak, modayı yakından takip etmeye başlamıştı. Prada markası için de üretim yapan Desa Deri de Emine Erdoğan’ın uğrak yerlerinden biriydi artık. Desa Deri’de çalışan Emine Arslan ise, “Şeytan Prada Giyer” isimli filmde anlatılan moda hiyerarşisisin en altında yer alıyor, sefalet ücretiyle kimi zaman iki gün çocuklarını görmeden Prada markası için üretim yapıyor, sendikalı çalışmak istediğinde işten atılıyordu belki ama Emine Erdoğan, Desa’dan alışverişe geldiğinde Emine Arslan’ı görüyor ama ondan bir selamı bile esirgiyor, binlerce dolarlık ürünlerin yolunu tutuyordu (8).
Tüm hikâyenin özeti belki de Emine Arslan ve Emine Erdoğan’ın bu karşılaşma(ma)sıydı.
Yazı boyunca tartışmaya çalıştığımız bu süreç ister istemez “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir” hadisini düşürüyor akıllara. Bir yandan dini kimliklerini muhafaza etme iddiasını taşıyan bir yandan da dünya nimetlerinden olabildiğince yararlanma iddiasındaki bu yeni ayrıcalıklı muhafazakâr kitleye, bu hadisi anımsatsak, ne diyecekler acaba? Belki de hadisi sadece sözcük anlamıyla yorumlayacak ve “aç komşuları” olmadıklarını söyleyecektir. Öyle ya artık bu kitle için de kent içinde/dışında emekçilerden, yoksullardan yalıtılmış siteler, “küçük kentçikler” var.
Atilla Özdür’e göre “Kapitalistik bina yıkılmadıkça bu işin çözümü yok”. Oysa muhafazakâr bir inşaat firması buna da çözüm bulmuş durumda. Firmanın toplu konutları ile ilgili Vakit Gazetesi’ne verdiği reklâmın sloganı aynen şunu söylüyor: “Kendi komşunuzu kendiniz seçin!”
Kaynakça: 1. Özdür, A. “Bu Son Yazıdır”. Vakit. 11 Kasım 1994. s.4. 2. Bakır, O. 2009. “Tem-Par, Çoktan Kaybedilmiş Bir Seçim ve Dipten Umut Çıkarmak”. Doğudan. Sayı 10. s.13. 3. Bakır. O. 2008. “Muhafazakar Popülizm, Neoliberalizm, Nefret Söylemi ile Aşırı ve Ilımlı İslamcılık Aynı Potada Nasıl Eritilir: Vakit Gazetesi Örneği”. doğudan. Sayı 6. s.78-91. 4. Bakır, O. 2009. “Türkiye’de Özelleştirme Gerçeği”. (Powerpoint sunu). [http://www.ozellestirmekarsitiplatform.org/?p=260] 5. Navaro-Yaşın, Y. 2005. “Kimlik Piyasası Metalar İslamcılık Laiklik”. Kültür Fragmanları Türkiye’de Gündelik Hayat. drl. Kandiyoti, T. ve Saktanber, A. İstanbul: Metis. s. 231. 6. a.g.e. s.243. 7. a.g.e. s.244. Onur BAKIR onurevrensel@gmail.com
evrenselkültür'de yayınlanmıştır |