Kürt Sorunu Karşısında Türklerin 'Beyaz Dindarları' [Selahattin Üneş]
DİNDARLIK ÜZERİNE
Etimolojik olarak “Din” kelimesi ile “Deyn” kelimesi aynı kökten gelmektedir. Deyn, Arapça borç anlamına geldiğine göre, dindarlık için rahatlıkla “borçluluk bilinci” diyebiliriz. Istılahı anlamda dindarlık ise, Allah’a karşı borçluluk bilincidir. Nitekim Kur’an’daki ifadesiyle “takva”yı yani “muttaki” olmayı Türkçeleştirmek gerekirse, en doğru çeviri, “Allah’a karşı sorumluluk/borçluluk bilinci” olsa gerek. Kısacası halk arasındaki tabiriyle “dindarlık”, tam olarak takva sahibi yani muttaki olmak, bu ise Allah’a karşı sorumluluk/borçluluk bilinci taşımaktır. Dindarlığın yani Allah’a karşı sorumluluk bilincinin ana direğini iman, bu ana direğin iki ayağını ise tevhid ve adalet oluşturur. Tevhid ahrete basan ayaktır. Bu ayağın görünür kılınmış hali ise başta iman olmak üzere verdiği nimetlerin tamamı için Allah’a şükretmek ve yalnızca O’na kulluk/itaat etmek vardır. Dindarlığın/Allah’a karşı sorumluluk bilincinin ana direği olan imanın ikinci ayağı ise yeryüzüne basar ve yeryüzünde adaleti ikame etmeyi öngörür. Bu anlamda dindarlık, Müslümanların eşyayla olan ilişkilerinde ve bununla beraber kendi aralarında ve diğer insan ve toplumlarla ilişkilerinde adaletli olmaları anlamından başka bir anlam taşımamaktadır. Bu babtan olmak üzere rahatlılıkla şunu söyleyebiliriz: Allah-İnsan ilişkilerinin ekseni tevhid, insan-insan ilişkilerinin eksenini ise adalet teşkil eder.
Nitekim gerek Kur’an, gerekse de Allah Resulü’nün hayatı boyunca ortaya koyduğu örneklik –ki biz buna sünnet diyoruz- bu hakikati doğrulamaktadır. Bunun böyle olduğunu görebilmek için, sadece Maide suresinin 8. Ayeti kerimesini doğru anlamak bile yeterli olacaktır; “Siz ey iman edenler! Allah için, hakkı ayağa kaldırarak adaletin timsali olun ve birilerine olan nefretiniz sizi adaletten sapmaya sevk etmesin! Adil olun, bu Allah’ın denetimi altına girmenin en kestirme yoludur…” (Maide-8)
Rasulullah’ın (A.S) hayatında ise, daha kendisine risalet gelmeden önce içinde bulunduğu hılful-fudul müessesi (erdemliler topluluğu) önemlidir. Bilindiği gibi bu grup, Mekke’nin güçlüleri tarafından haksızlığa uğrayan kişilerin din, dil, ırk, cinsiyet vs. farklılıklarına bakılmaksızın, gasp edilen haklarının geri alınmasını sağlayan yani adaleti ikame etmeyi kendine misyon edinmiş bir topluluktu. İlginçtir, Rasulullah (a.s) peygamberlik yıllarında da Hılful-fudul için “bugün bile öyle bir topluluk olsa hiç tereddüt etmeden içinde yer alırım” diyecektir. Hiç kuşkusuz Allah Rasulü’nü peygamberliğinden önce böyle bir topluluğun üyesi yapan etken, sahip olduğu ahlaktı. Nitekim risalet görevi de, tüm zamanlara örneklik teşkil eden o yüce imanı da, sözünü ettiğimiz o muhteşem ahlak temeli üzerine inşa edilmiştir. Bunun böyle olduğunu ise yine Kur’an-ı Kerim’den anlıyoruz. Rabbimiz yüce kitabında Şura Suresinin 52. Ayeti Kerimesinde elçisine hitaben “…Sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin…” buyuruyor. Kalem suresinin 4. Ayeti Kerimesinde de “çünkü sen, muhteşem bir ahlaka sahipsin” diye devam ediyor. Bu iki ayeti birlikte okuduğumuzda rahatlıkla “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezken, muhteşem bir ahlaka sahiptin” şeklinde okuyabiliriz.
Eğer tersi olursa, yani iman, ibadet ve muamelat ahlak temeli üzerine inşa edilmezse ne olur? Temelde bulunması gereken ahlakı, asma kat gibi en üste koymuş olursunuz ki, bu bir amuda kaldırma durumudur. Bu durumda küçük bir fırtınada, yıkılmasanız bile savrulursunuz. Adalet duygunuz ya tümden kaybolur ya da ciddi yara alır. Daha somut ifade etmek gerekirse; imanlı, kitaplı ama aynı zamanda çifte standartlı olursunuz. İmanlı, kitaplı ama aynı zamanda çıkarcı olursunuz. İmanlı, kitaplı ama aynı zamanda kendinize yapılmasını istemediğiniz haksızlık bir başkasına yapıldığında ağzını bıçak açmayan sessiz, suskun tuhaf bir Müslüman olursunuz. Allah’a karşı esas duruşunuz bozulur. Adil olma adına atacağınız her adımda, alacağınız her tavırda, benimseyeceğiniz her duruşta önce hesap yaparsınız. Bunun size neye mal olacağını, başınızı ne kadar derde sokacağını hesap edersiniz. Üzülerek ifade etmeliyim ki; istisnalarını tenzih etmekle beraber günümüz “Dindar” Müslümanlarının yaşadığı savrulma, böylesi bir ahlaki ve ilkesel savrulmadır. Hayatın her alanında Müslümanlar kendi aleyhlerine olsa bile adaletle düşünmek, değerlendirmelerini adalet ekseninde yapmak, tercihlerini adaleti ilke alarak belirlemek, tavırlarını adaletin meşru gördüğü sınırlarda ortaya koymak ve nihayetinde adaletle hükmetmek zorundadırlar. Unutulmamalı ki; adil olmak ahlaki bir davranıştır. Ve ahlaki davranışlar kesinlikle kayıtsız ve şartsız olmalıdır. Kayıtlı, şartlı olan davranışlar iyi olsalar bile ahlak temelli değillerdir. Eğer boynuzsuz keçinin, boynuzlu keçiden hakkını alacağı güne olan inancımızda samimi isek; işimize gelmese de, çıkarlarımızla çatışsa da ya da zülfiyarimize dokunsa da hakikatin şahitliğini yapabilmeliyiz. Bu çerçevede gerek tarihsel gerekse de günümüz dünyasında yüzleşmemiz gereken gerçeklerden kaçmamalıyız. Eğer verilecek hesabımız varsa, bu durumda da hesap vermekten kurtulmanın yollarını aramak yerine cesur ve dürüst olmalı, gerektiğinde özür ve af dileme erdemliliğini gösterebilmeliyiz. Gerek dindarlık, yani Allah’a karşı borçluluk bilinci; gerekse de takva sahibi olmak, yani Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımak tam olarak budur.
Diğer taraftan bir gerçeklik daha vardır ki, yüzyıllar içerisindeki yolculuğu boyunca yol kazasına uğramış kavramlarımızdan biri de kuşkusuz “dindarlık” olmuştur. Son yüzyıllarda ve günümüzde “dindarlık” ile Roger GARAUDY’in adına “entegrizm” dediği yani ham softalık-kaba yobazlık ve şabloncu anlayış artık birbirine karıştırılır hale gelmiştir. Tahkiki değil taklidi bir imana sahip olan cahil sofu, çoğu zaman ve çoğu alanda “dindarlık” adına son derece gayri adil tutum ve davranış biçimlerini tercih edebilmiştir. Benim cahil sofu olarak isimlendirdiğim bu tip, bu tür tutum, davranış ve tercihlerini “dindarlıkla” “dinsel milliyetçilik” arasındaki ince ama önemli çizgiden bihaber olduğu için de hala sürdürebilmektedir. Dinin asli kaynağından değil de sadece gelenekten beslenmekle yetinen böyle bir zihniyetin içine düştüğü bu durum, nihai noktada kaçınılmazdır. Oysa bugün kendisinden beslenilen gelenek ilk ortaya çıkışında hangi kaynaktan beslendiyse, bugünün Müslümanları da aynı kaynağa yönelmeliydiler. Yani Kur’an ve Sünnete… Diğer ifadeyle vahye… Geleneğe bakıldığında “Din” veya “Dindarlık” kisvesi arkasına sığınılarak işlenen birçok zulmü de hatırladığımızda, sadece gelenekten beslenmenin doğuracağı sapmaları tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Ki sözünü ettiğimiz bu tür tasavvur sapmalarının bir kısmı milimetrik ölçekte de olsa daha Allah Rasulü hayatta iken baş göstermeye başlamıştır (Hz. Bilal ile tartışan Arapların soylularından bir sahabenin, Bilal’e ‘zencinin oğlu’ şeklindeki öfke dolu sözleri, masum bir dil sürçmesinden ziyade bir tür aklı sürçmesinin dışa vurumudur).
Günümüze gelinceye kadar ise milimetrik sapmalar kilometrik ölçeklere ulaşmıştır. Bu tür sapmaların son yüzyıllara damgasını vuran en vahim örneklerinden birisi de kuşkusuz “milli din anlayışları” olmuştur. Kökü Hz. Peygamber'in vefatından hemen sonrasına kadar uzanan ve ilk örneği “Ümeyyecilik” olarak karşımıza çıkan bu anlayış, yaşadığımız coğrafyaya ise “Türk Müslümanlığı” şeklinde yansımıştır. Özellikle Cumhuriyet Türkiyesinde, önce Türk ırkı kutsanmış, sonra bu “kutsal” ırkın oluşturduğu ulus-devlet kutsanmış ve son olarak din, kutsallaştırılan devletin emrine amade kılınarak deformasyona uğratılmıştır. Artık herkes, dönüştürülmüş ve deformasyona uğratılmış bu yeni din algısı ile tasavvurunu inşa eder ve gerek kendisi gerek topluluğu için bir zihin haritası benimser hale gelmiştir. Ne yazık ki bu vahim sapmadan “dindar” Müslümanlar da nasiplerini almışlardır. Bu durumun en sahici ve yakıcı örneklerinden biri “dindar” aklın Kürt sorununa bakışında ortaya çıkmaktadır.
“BEYAZ DİNDARLIĞIN” KÜRT SORUNUNA BAKIŞA YANSIMALARI
Yüzyıllar içerisinde yol kazasına uğrayarak ve adeta içi boşaltılarak günümüze kadar gelmiş ve halen önemli ölçüde toplumda yaygın olan böylesi bir “dindarlık” anlayışı, Kürt sorununa bakışta da son derece vahim perspektif hataları ile maluldür. Öyle ki, bu perspektif hataları, çoğu zaman gerçek dindarlığın yeryüzü ayağı olan adalet ilkesinden sapmayı beraberinde getirmiştir. “Dindarlık” adına Kürt sorununa rezerv konulabilmiştir.
Etnik Farklılık, Ümmet Bütünlüğüne Yönelik Tehdit mi ?
Sözünü ettiğim sapmalar babından olmak üzere ilk ve en bariz vahamet, İslam’ın farklıklara bakışı konusundaki algılamada kendisini göstermektedir. Söz konusu algılama, farklılıkları kabul etmekle beraber, bu farklılıkları bir zenginlik olarak kabul edip onları muhafaza etmek yerine, tek bir potada eritmeyi “dindarlık” olarak algılamaktadır. Aksi bir durumu ise ümmet bütünlüğü açısından tehdit olarak görmektedir! Faklılıklar kimilerinin ağızlarının tadını kaçırmadığı sürece İslam’ın doğal zenginlikleri olarak karşılanmakta, ancak etnik kimlik farklıklarından kaynaklanan en meşru haklar bile talep edilip de ulus-devletin tek tipçi resmi ideolojisi tarafından reddedildiğinde, başta doğal karşılanan bu farklıklar bir anda ayrılıkçı, bölücü, yıkıcı amaçlara alet olmakla suçlanabilmektedir.
“Dindarlar”, başörtüsü yasağı, Kur’an kurslarında yaş sınırlaması ve katsayı adaletsizliği gibi konularda devleti bu yasakçı uygulamalarından ötürü gayri İslami olarak nitelendirirken, Kürt sorunu söz konusu olduğunda baş döndürücü bir hızla TC vatandaşı olduklarını hatırlamaktadır! Bir anda, Kürtlerin de Türklerin de bu topraklarda birlikte yaşadıkları ve ortak-üst kimliklerinin Müslümanlık olduğu, dolayısıyla bir alt kimlik olan etnik kimliğin durup dururken niye öne çıkarıldığı sorulabilmektedir! Böylelikle açıkça, etnik kimliği öne çıkarmanın gayri İslamiliği iddia edilmektedir. Alt kimlik olan etnik kimliğin öne çıkarılmasından rahatsızlığını ifade eden bu zihniyet, bu rahatsızlığın ortaya çıkmasında belirleyici olanın saf Müslüman kimlik mi, yoksa Türk soslu Müslüman kimlik mi olduğunu fazlaca düşünmemektedir. İşin bir tuhaf yanı da, bu iddia, sanki İslam hukukunun egemen olduğu bir İslam toplumunda yaşanılıyormuş da, etnik kimliklerin öne çıkarılması, İslam hukukuna ve İslam toplumuna halel getirecekmiş gibi bir edayla ileri sürülmektedir. Bu tavra itiraz ederek, bunun bir tür “faşizan din anlayışı” olduğunu söyleyen Müslüman aydınlar ise, bu itirazlarından ötürü sapkınlıkla suçlanıp aforoz edilmeye çalışılmaktadır.
“Dindarca” bir formül: “Din Kardeşliği”!
Türkiye’de “Dindar” kesimin önemli bir bölümü, Kürt sorununun çözümünün “Din Kardeşliği”ni tesis etmekten geçtiğine inanmaktadır. İyi niyetli bir yaklaşımın ürünü olarak kabul edilebilecek ve ilk bakışta yerinde ve doğru bir formül gibi görünen bu formül, gerçekten çözüm olabilir mi?
Dindarlığın, İnsan-İnsan ilişkilerinde adalet bilinci anlamına geldiğini ifade etmiştik. Bu adalet bilincinin kapsamına doğal olarak İnsan-Toplum ve İnsan-Devlet ilişkileri de girer. Bu açıdan bakıldığında “Din”i bir araç olarak görebiliriz: İnsanın yeryüzündeki mutluluğunu adalet yoluyla gerçekleştirmeyi amaçlayan bir araç… Bununla beraber bilinmektedir ki, tarih boyunca en çok istismar edilen araçlardan biri de din olmuştur. İnsanlık tarihinin en acımasız zulümleri “Din” kisvesi altında ve sözüm ona “Dini referanslara” dayandırılarak işlenebilmiştir. Dolayısıyla sorunların çözümünde din unsurunu, kimin, nasıl ve hangi amaçla kullanacağı son derece hayati öneme haizdir.
Daha açık ifade etmek gerekirse;
- Egemen güçlerin önceden tercih ettikleri çözüm yöntemlerinin, “Din” aracılığıyla meşruluğu mu sağlanmak istenecektir? - Yoksa sorunun çözümünde artık duvara toslanmıştır da, sırf bu yüzden mi “Dinin” katkısı kaçınılmaz görülmektedir? - “Din”, bir ‘keşif kolu’ rolüne mi indirgenmek istenmektedir? - Resmi ideolojilerin gerçekleştiremediği kitlelerin ehlileştirilmesi / itaatkârlaştırılması işi, “Dine” mi havale edilmek istenmektedir?
Bu ve benzeri soruların hiçbiri asılsız, aşırı kuşkucu ve hayali sorular değildir. Tarih, bu sorulara verilen onlarca olumsuz cevapla doludur. Bu babtan olmak üzere, 1400 yıl öncesinden mızrakların ucuna takılan Mushaf sahifelerini ve çok değil 25 yıl kadar önce bu ülkede uçaklardan atılan Kur’an ayetlerini hatırlamak bile yeterli olacaktır.
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki; “Din kardeşliği”, İnsan-İnsan, İnsan-Toplum ve toplumların birbirleriyle ilişkilerinde geçerli olabilecek bir ilişki biçimidir. Bunlara toplumun farklı etnik kesimlerinin birbirleriyle ilişkilerini de katabiliriz. “Din Kardeşliği”, bu ilişkilerde sorun/sıkıntı çıktığında çözüm sağlayabilir. Oysa Kürt sorununun özünü, bu ilişkilerde yaşanan sorunların oluşturmadığı açıktır. Sorun, devlet-birey sorunudur. Burada söz konusu olan, Devlet-Birey sorununun yıllar içerisinde büyüyerek toplumsal boyut kazanmış olmasıdır. Devletin, toplumun belli bir etnisiteye mensup kesiminin haklarını tanımamakta ısrar etmesi, sorunun çözümsüzlüğünde en büyük etkendir. Yani sorun devletten kaynaklanmaktadır.
Bir başka husus ise; “Din kardeşliği” vs. gibi yöntemlerin, çözüm olabilmesi için mutlaka ahlak temeli üzerinde yükselmeleri gereğidir. Zira hiçbir din/inanç sistemi yoktur ki, ahlak temeli üzerine inşa edilmemiş olmasına rağmen kalıcı olsun ve sorunlara çözüm üretebilsin. Daha somut ifade etmek gerekirse; “Dindarlar” olarak sorunlara çözüm önerebilmenin ön koşulu, iyi ahlaklı insanlar, dolayısıyla da iyi ahlaklı Müslümanlar olmaktan geçmektedir. Türkiye’de dindar kesimin önemli bir kısmı için, Kürt sorununa bakışta bu hususun göz ardı edilmesi, zannedildiğinden çok daha önemli perspektif sapmalarına neden olmaktadır.
Kaldı ki ‘Din Kardeşliği’ni, bugüne kadar yüklenilen klasik ve yanlış anlamıyla bir çözüm aracı olarak kullanmaya kalkışmak, sorunun çözümünden çok çözümsüzlüğüne yol açacaktır. Zira hala ‘Din Kardeşliği’ anlayışında yaygın bir biçimde geçerli olan, Müslüman kimliğin dışındaki tüm alt kimliklerin bastırılması tezidir. Aslında farkında olunmasa da bu yolla Dinin bizzat kendisine haksızlık edilmektedir.
Özetle ifade etmek gerekirse; gerçek bir dindar, İnsan-Devlet ilişkisinin eksenini “adalet” olarak görür. Ancak “Din Kardeşliği” ise İnsan-Devlet ilişkisinde geçerli olan bir ilişki türü değildir. Sorunun çözümü, adalet ekseninden, insani yaklaşımlardan ve soruna hak ve özgürlükler penceresinden bakmaktan geçmektedir. Bu insani yaklaşımı tercih edecek olan ve sorunu hak ve özgürlükler açısından ele alması gereken de öncelikle devlettir. İlla da “İslami çözüm” isteyenlere ise, bu aşamada belki şunu söylemek yeterli olacaktır: “Dünyanın daha iyi olmasını sağlayan hiçbir şey peşin olarak gayrı-İslami diye reddedilemez… İslami olması için her çözümün iki şarta sahip olması gerekir: Azami insani ve azami derecede iyi olmak zorundadır…(Aliya İzzetbegoviç, İslam Deklarasyonu, s. 178)
“Dindar/İslamcı” Siyaset Anlayışını Tanımada 1991 Seçimleri
Yaklaşık 20 yıldan beri “dindar” Türklerin önemli bir kesimi, Kürt sorununa karşı oluşturdukları rezervi (koydukları kayıt ve şartları) gerekçelendirmeye, meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Bunun için kullanılan en yaygın argüman ise, “Kürtlerin, Marksist-Leninist ideolojilerin temsilcisi olan siyasi hareketlere, örgütlere verdikleri destek” olmuştur. Ancak söz konusu desteğin arka planı ve nedenleri konusunda insaflı tespitler yapılamamıştır. Lozan Antlaşması öncesi Kürt halkına verilen ve daha sonra cayılan özerklik sözlerinden tutun, Cumhuriyet tarihi boyunca sağcı-muhafazakâr siyasetlerin Kürt sorununu görmezden gelen hatta zaman zaman inkâr eden politikalarına varıncaya değin yaşanılan birçok süreç, ne yazık ki suçlama konusu olan desteği anlamada göz ardı edilmiştir. Sanki Kürt halkının önünde birden fazla alternatif bırakılmış da, ona rağmen Kürtler tercihlerini Marksist-Leninist ideolojileri desteklemek yönünde kullanmışlar gibi davranılmıştır. DTP, buna benzer bir ideolojiyle Kürt halkından önemli ölçüde (2 milyon iki yüz yetmiş bin) oy almıştır. Bu da doğrudur. Ancak burada düşünülmesi gereken husus, Kürt halkının bir kısmını da olsa bu etno-seküler çözüm arayışlarına iten etkenin ne olduğudur. İşte o etkenlerden en çarpıcı ama üzerinde en az durulanı, 1991 genel seçimlerinde dönemin “İslamcı” Partisinin güttüğü seçim stratejisi olsa gerek. Deyim yerindeyse o strateji, Kürt halkının “dindar” siyasetçi tipine duyduğu güvenin ciddi yara aldığı bir sonucu doğurmuştur. Bu yaranın ne kadar derin bir yara olduğunun hikâyesini Altan Tan’dan dinleyelim:
“1991 milletvekili seçimleri İslami hassasiyetleri nedeniyle Erbakan’a destek veren dindar Kürtler için tam bir hayal kırıklığı oldu. Yıllardır en büyük desteği en kötü günlerinde Kürtlerden alan Erbakan’ın Refah Partisi, Alparslan Türkeş’in lideri olduğu ve Kürt karşıtlığı bilinen Milliyetçi Çalışma Partisi ve Aykut Edibali’nin liderliğindeki Islahatçı Demokrasi Partisi ile seçim ittifakına gitti. Yazarlar Birliği, Aydınlar Ocağı, Birlik Vakfı, Tayyip Erdoğan, Yasin Hatipoğlu, Hasan Hüseyin Ceylan ve Melih Gökçek’in de aralarında bulunduğu büyük bir kitle bu oluşumu hararetle destekleyerek ‘Kutsal İttifak’ adını verdiler. Kürtlere göre ise bu bir ‘Şer İttifakı’ idi. Üstelik bu ittifak hiç de ahlaki ve dürüst olmayan bir strateji ile kuruldu. Benim de başından sonuna kadar şahidi olduğum gelişmeler Kürtler için tam bir şoktu. İttifak söylentilerinin basında yer almaya başladığı günden itibaren geçen bir aydan fazla sürede Refah Partisi kurmayları hedef şaşırtmak için bir yandan da Ahmet Türk ve Leyla Zana’nın da içinde bulunduğu Fehmi Işıklar liderliğindeki Halkın Emek Partisi ile ittifak görüşmelerinde bulundular. Sonraları Muhsin Yazıcıoğlu ve başka kişilerin bizzat bana anlattıklarından anlaşıldı ki RP-MCP-IDP ittifakı prensip olarak seçimlerden en az iki ay önce sağlanmıştı. İttifakın fiilen sağlanıp aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verildiği günün gecesine kadar ittifak bizzat Necmettin Erbakan tarafından sürekli olarak yalanlandı. Erbakan, RP il başkanları ve il müfettişleri toplantısında böyle bir ittifakın mümkün olmadığını ısrarla belirterek şunları söyledi: ‘Beni ve bu davayı yıllarca sırtlarında taşımış bulunan Müslüman Kürt kardeşlerime ihanet edemem, eli kanlıları meclise taşıyamam, temiz suya necaset karıştıramam.’ Bu sözlerin ardından Türkeş ile ilgili olumsuz ifadeler kullandı. Aday listelerinin hazırlandığı son gece RP teşkilat yoklamasında Diyarbakır milletvekilliği listesinin birinci sırasında olmam nedeniyle Necmeddin Erbakan, Oğuzhan Asiltürk, RP Diyarbakır İl Başkanı Nafiz Yüce ve merhum İbrahim Yüce’nin de hazır bulunduğu liste çalışmalarına katıldım. Liste çalışması bittikten sonra bizler ertesi sabah Ankara’dan Diyarbakır’a dönmek üzere izin isteyip ayağa kalkmışken ‘Hocam, bu ittifakın olması artık mümkün değil, değil mi?’ diye son kez sorunca, Erbakan biraz da sitemle bana kızarak aynı sözleri tekrar etti. Bu durumda heyecanlanan bizler: (Nafiz Yüce ve merhum İbrahim Yüce) ‘Hocam, Allah senden razı olsun!’ diyerek bir kez daha elini öpüp dışarı çıktık. Bizim odadan çıkmamızdan yaklaşık üç saat sonra gazeteci arkadaşım Fehmi Çalmuk beni telefonla arayarak ‘Abi! Başta Melih Gökçek olmak üzere, Ömer Hatipoğlu ve daha birçok kişi burada, ittifakı imzaladılar’ deyince hepimiz şoka uğradık.…” (Bkz. Altan Tan, Kürt sorunu-ya tam kardeşlik ya hep birlikte kölelik, Timaş Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2009, İstanbul, s.463-464-465)
Görüldüğü gibi fazla söze hacet yok. Marksist- Leninist ideolojilerin temsilcilerine destek vermekle, etno-seküler çözüm arayışlarına kucak açmakla suçlanan, bu yüzden de sahip çıkılma noktasında rezervli yaklaşılan Kürtlerin, bugün sığındıkları çözüm arayışlarında “dindar” siyaset adamlarının payı hiç de küçümsenecek boyutta değil.
Hazin Bir Çifte Standart veya Adalet Bunun Neresinde?
Türkiye’de “dindar” Türkler, yeryüzünün değişik coğrafyalarında zulme uğrayan din kardeşleri için her fırsatta İslami duyarlılıklarını göstermişler ve bu zulümleri protesto etmişlerdir. Başta Filistinli Müslümanlar olmak üzere Irak, Çeçenistan, Afganistan, Bosna-Hersek, Doğu Türkistan vs. ülkelerdeki Müslümanlar için her defasında ayağa kalkmışlar, meydanları doldurmuşlar ve maddi-manevi bütün güçleriyle bu coğrafyalardaki kardeşlerinin yanlarında olduklarını göstermişlerdir. Bu durum elbette son derece takdire şayan bir duruş olmuştur. Bu fotoğrafın belki de en çarpıcı karesi, 29 Ocak 2009’da Başbakan Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı’na karşı Davos’ta ortaya koyduğu 'One minute' çıkışı ve bu çıkışa kamuoyunun verdiği destek olmuştur.
Türkiye’deki “dindar” Türkler, yeryüzünün en ücra köşelerindeki din kardeşlerine ilişkin bu takdire şayan duruşlarını, kendi ülkelerinde yaşayan Müslüman Kürt kardeşlerin uğradığı zulme karşı da gösterebilmişler midir?
Örneğin, 1980li yıllarda Bulgaristan Türklerine yönelik asimilasyon politikalarına karşı gösterdikleri hassasiyeti, ana dilde eğitim hakları tanınmayan, köylerinin isimleri değiştirilen, 12 Eylül darbesi ile neredeyse çarşıda-pazarda bile anadillerini konuşmaları yasaklanan Kürt kardeşleri için de gösterebilmişler midir?
Son derece onurlu bir duruş olarak, Doğu Türkistanlı din kardeşlerinin –aynı zamanda soydaşları– uğradıkları Çin mezalimine karşı çıktıkları gibi, 3000'den fazla köyleri zorla boşaltılan ve/veya yakılan, on binlercesi göçe zorlanan, işkenceden geçirilen, 20 binden fazla insanını fail-i malum cinayetlere kurban veren Müslüman Kürt halkına yönelik zulme de karşı çıkmışlar mıdır?
Örnekleri çoğaltmak mümkün… Ancak bu iki örnek, umarım meramımızı anlatmaya yeterlidir.
Son olarak, şöyle bir varsayım üzerinden konuyu daha iyi anlamaya çalışabiliriz: Olmaz ya… Farz edelim ki İsrail, kendi okullarında Filistinli Müslüman çocuklara her sabah “Ne Mutlu İsrailoğullarındanım Diyene” ve “Varlığım İsrailoğullarının Varlığına Armağan Olsun” şeklinde ant içirmeye başladı (Dikkat edilirse, varsayımımızda dini bir kimlik olan “Musevi” veya “Yahudi” terimlerini kullanmıyorum. Irki bir kimlik olan “İsrailoğulları” terimini kullanıyorum). Böyle bir durumda Türkiye’de “dindar” Türkler, haklı olarak aylarca meydanlardan inmezler, yeri göğü inletirlerdi. Peki, onlarca yıldan beri Müslüman Kürt çocuklarına “Ne Mutlu Türküm Diyene” ve “Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun” diye ant içirilmesi karşısında, ulus-devleti fazla kızdırmamaya azami özen gösterilerek ortaya konan cılız eleştiriler dışındaki sessizliği nasıl açıklamalı? Bu sorunun cevabı, “Ama İsrail oğulları Yahudi, Türkler ise Müslüman” şeklinde olabilir mi? Böyle olursa, bu açıklama makul kabul edilebilir mi? Kürtlerin özırklarından kaynaklanan haklarını talep etmekten vazgeçip, kendisini ait hissetmeye zorlandığı ırk Müslüman bir ırk olunca sorun ortadan kalkar ya da hafifler mi?
Herkes kabul edecektir ki, bu ülkede ABD, Rusya, İsrail karşıtı söylem ve eylemler, öyle çok da ciddi bedeller ödemeyi gerektirmiyor. Tam aksine sahiplerine -en azından kendi çevrelerinde- önemli ölçüde saygınlık ve statü bile kazandırıyor. Ama mazlum Kürt halkının on yıllardan beri uğradıkları zulme karşı aynı güçlülükle ve samimiyetle sesini yükseltmek öyle mi? İkincisinde “Kürtçü”, “PKKlı”, “Ayrılıkçı”, “Bölücü” gibi etiketlerle etiketlenme riski var! Bu yüzden bu alandaki sorunlarla ilgili sergilenecek davranışlar, kayıt ve şartlı olarak ortaya konan davranışlar. Dolayısıyla ahlakiliği tartışmalı davranışlar...
Konu hakkında daha birçok soru(n) tartışılmadır. En azından “dindarlar” kendi aralarında bu tartışmayı yapabilmelidir. Bu sorulardan ilk akla gelenleri şöyle sıralayabiliriz:
1- “Dindar” Türklerin önemli bir bölümünce savunulan “necip bir milletin ferdi” oldukları inancı, diğer bir deyimle “Milli din anlayışı” sahih bir inanç mıdır? 2- Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasının ardından ortaya çıkan irili ufaklı 20 civarında devleti ümmetin parçalanması olarak algılayıp, zamanla bu algının bir paranoyaya dönüşmesi sonucunda, bugün Kürt sorununun “bölücü” potansiyele sahip olduğuna inanan zihniyetin, sorunun çözümsüzlüğünde payı nedir? 3- “Kutsal devlet” inancı bu ülkede sadece Türk milliyetçilerinde mi yaygındır, yoksa bu inanç özellikle Cumhuriyet öncesi (Osmanlı) için “dindar” kesimlerce de paylaşılmakta mıdır? 4- Gayri Müslim halklara tanınan “kendi kaderini tayin hakkı”, Müslüman halklar söz konusu olduğunda nasıl anlaşılacaktır? 5- Türkiye’de İslami medyanın soruna yaklaşımı adil bir çizgide midir? 6- “Dindar” Türklerin aydın kesimi ve siyasetçileri soruna hangi kriterlerle yaklaşmaktadır?
Bu ve benzeri soru(n)ları kapsayan, tartışmaya açan ve cevap aramaya çalışan müstakil bir araştırmaya ihtiyaç vardır. Zira Türkiye’deki birçok kesim için bir vakıa olan soruna mevcut ezberler üzerinden bakma zafiyeti, “dindar” kesim için de geçerlidir. Ve daha da önemlisi, diğer kesimlerden daha çok soruna ahlaki temelde bakma sorumluluğu “dindar” kesime aittir.
Çünkü iman, ibadet ve muamelat ancak ahlak temeli üzerine inşa edilmişse muteberdir.
|