İslam Dini [Derviş Keskin]
"Doğrusu Allah katında geçerli olan din (ideoloji düzeni) huzur-barış nizamı/İslamiyet’tir."(3/19)
“De ki: Biz Allah’a inandık ve bize indirilene de, İbrahim’e ve İsmail’ e, İshak’ a ve Yakup’a ve onların soyundan gelenlere indirilene de, Musa’ya ve İsa’ya ve öteki nebilere Rablerinden verilenlere de iman ettik, onlardan hiçbirinin arasını ayırmayız ve biz ancak O’na (Allah’a) boyun eğen Müslüman olmuş kimselerdeniz. Her kim ki; İslam’dan gayrı din / düzen ararsa, artık ondan kabul olmaz ve ahirette zarara uğrayanlardan olmuş olur.” (3/84–85)
Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı:
“el-İslâm” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 6 ayette geçer (3/ 19, 85; 5/ 3; 6/ 125; 39/ 22; 61/ 7). “İslâm” ve “müslim” kelimeleri, çekimleriyle birlikte Kur’an’da toplam 50 yerde kullanılır. İslâm ve müslim kavramlarının kökü olan “silm” kelimesi ve türevleri ise, toplam 157 yerde geçer.
"İslâm" kelimesinin kökü ‘selime-silm’ fiilidir. ‘Selime’; sulh (barış) anlamına gelir. Aynı kökten türeyen, ‘selm, silm-selâm’ gibi kelimeler de barış anlamını verirler. Yine aynı kökü paylaşan ‘selem’, barış yapmak, anlaşmak, ‘Esleme’, barış yaptı, sulha girdi ve barışın şartlarına uydu anlamlarına gelir. ‘Selime’ fiili, aynı zamanda, saygı duyarak boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına da gelir. ‘Selime’, selâmet/kurtuluş ve güvenlik manasını da taşır. Bundan türeyen ‘selâm’, emin olmak, güvenlik içinde olmak, barış ve esenlik içerisinde olmak demektir. ‘Esleme’ ayrıca, hayır ve iyilik anlamını da ifade eder. Aynı kökten türeyen daha başka kelimeler, aşağı yukarı benzer anlamlara gelir. Barışı, selâmeti, kurtuluşu, barış yapmayı, emin olmayı, teslim olmayı, güvenlik içinde bulunmayı ifade ederler.
Kısaca ‘selime’ fiili; barış isteyen bir otoriteye boyun eğerek, ondan razı olup ona saygı duyarak itaat etmek, boyun bükmek ve böylece barış ortamında, güvenlik ve huzur içinde yaşamayı istemek ve bu durumun devam etmesi için gerekli etkinlikleri yapmak demektir. Bu da İslâm kelimesinin genel anlamını kapsamaktadır. “İşte bugün sizin dininizi kemale erdirdim ve sizin için uygun gördüğüm Allah’a uymak olan huzur-barış düzeni (İslamiyet)tir.” (5/3)
İslâmiyet’in Gerçek Anlamı, İnsanlığın Huzur-Barış Düzeni Demektir
Görüldüğü gibi ayet metninde din, ideoloji düzeni anlamındadır, yani; doğrudan ideoloji yerine ideoloji düzeni şeklinde kullanılmış olup talim, terbiye ve toplumsal ıslahatlar sonucunda halkın huzur-barış düzeni kurulduğuna delalet eder, ayet metninde geçen "bugün dininizi kemale erdirdim", cümlesi, 'din öğretisi eksik idi de işte bu gün tamamlandı' anlamında değildir. Buradaki maksat: (Hz. İbrahim ve Hz. İsmail dualarında "Ey Rabbimiz, ikimizi de sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet çıkar, bize ibadet yollarımızı göster, tövbemizi kabul buyur. Hiç şüphesiz sen tövbeleri kabul edensin ve çok merhametlisin." (2/128)'de arzulanan "yalnız Allah’a saygıyla boyun eğen" huzur-barış toplum tarzının mükemmelce kurumlaşmasıdır. Yani devrisaadet zamanı Medine'de şura türü ortakçı demokrasi olarak kurulmuş, emanet ve kamu mülkiyeti toplumsal altyapısıyla, tabii hak-hukuk ve isâr ahlakı üçlüsü şeklindeki toplumsal üstyapıyla, ideal toplumla, ideal insan’a doğru giden muhacir, devrimci ve Meaş dönemine uyumlu Adil orta toplumdur. Bu toplumun insanı huzur-barış ve güvenlik içinde yaşayan anlamında Müslüman bireyden ibarettir. Yani huzur-barış isteyen değil, bizzat huzur-barış düzenini, “silmi” yaşayan huzurlu, mutlu olan kimsedir. Doğrusu, İslamiyet'in, iman, adalet ve hürriyet boyutları içerisinde huzur ve barış düzeni (Silm) olduğunu aşağıdaki ayet buyurmaktadır:
“Ey inananlar, hepiniz toptan huzur-barış düzenine (Silm’e) girin, şeytanın adımlarını izlemeyin (İslâm'dan gayrı başka düzenlere [köleci, münkir ve de zalim rejimlere] uymayın) çünkü o şeytan (müstekbir) sizin için apaçık bir düşmandır” (2/208). İnsanlığa açık örnek teşkil eden huzur ve barış düzeninin/sınıfsız orta toplum kurulma başarısının gerçekleşmesi, mahrum halk sınıfına Allah'ın bir lütfudur.
Yeterli tanımıyla İslâmiyet, Din Hümanizmi, İrfan Mistizmi ve Karye Sosyalizmi ekollerin bütünüdür ki, bu üç ekolun Furkan öğretisi içinde yeri ve çağdaş açıklaması şöyledir: Din Hümanizmi= İnsanlık Dini, İrfan Mistizmi= Tevhit ve Karye Sosyalizmi= Sınıfsız Toplumculuk şeklindedir.
َ“Haktan sonra olsa olsa ancak dalalet vardır. O halde nasıl çevrilirsiniz?” (10/32)
İKİNCİ İHTİLAF VE ORTA SINISIZ TOPLUMUN DÜŞMESİ
“Allah katında geçerli olan din İslâm dır / barış ve esenlik için Allah'a teslim olmaktır. Kitap verilenler, kendilerine ilim (gerçek ideoloji ve onun huzur-barış düzeni) geldikten sonra haksız yere halkın üstünde hegemonya kurmak için ihtilafa düşüp sınıflara bölündüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse bilsin ki, Allah'ın hesaplaşması çok çabuktur.”(3/19)
Gizlenmiş Ekâbir Sınıf Münafıklar
63/Münafikun Suresi:
"1- O münafıklar sana geldikleri vakit dediler ki; Şahadet ederiz ki, şüphesiz sen gerçekten O’nun resulüsün. Allah da biliyor ki gerçekten sen O’nun resulüsün. Ve yine Allah şahadet ediyor ki gerçekten münafıklar yalancıdırlar.
2- Yeminlerini bir kalkan edinip de Allah yolundan yan çizmekte / engel teşkil etmektedirler. Gerçekten bunlar ne fena yapıyorlar.
3- O şundan; çünkü onlar önce imana gelip / görünüş itibarıyla daha sonra küfre gitmişlerdir / sınıfsal aslına rücu etmişlerdir de, artık onlar anlamaz olmuşlardır, çünkü: gayrı kalpleri mühürlenmiştir.
4- Onları gördüğünde cisimleri tuhafına gider ve söylerlerse dediklerine kulak verirsin, sanki dayanmış keresteler gibidirler. Hain oldukları için her sesi kendilerinin aleyhinde sanırlar. Korkarlar, onlar en tehlikeli düşmandır, dikkatle onlardan sakının, onları Allah kahretsin; nasıl da (Hakkın düzeninden batılın fitnesine) çevriliyorlar.
5- Onlara 'gelin Resulullah sizin için istiğfar ediversin' denildiğinde, müstekbir sınıf olarak başlarını bükerek yan çizer gider şeklinde görürsün onları.
6- Onlar için istiğfar etsen de etmesen de birdir. Allah onları asla bağışlamaz, onlar fasıktırlar, Allah fasıklar güruhunu doğru yola çıkarmaz.
7- Onlar o kimselerdir ki; Resulullah’ın yanındakilere nafaka vermeyin / malınızı onlarla bölüştürmeyin, ta ki toplumları dağılsın diyorlar. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır, tabi ikiyüzlüler/münafıklar, bunu anlamazlar elbette.
8- Diyorlar ki; Eğer Medine’ye dönersek herhalde Eazz / güçlü şerefli olan, Ezelli / zayıf, düşkün olanı oradan çıkarıp atacaktır kesinlikle. Hakikatte ise İzzet Allah'ın, onun resulünün ve müminlerindir, lakin ikiyüzlü düşmanlar bunu anlamazlar.
9- Ey o bütün inananlar, malınız ve evladınız sizi Allah'ın mevzuatlarından alıkoymasın, sakın ha her kim ki öyle yaparsa işte onlar hüsrana düşenlerdir.
10- Ve sizlere rızk olarak verdiğimiz şeylerden mutlaka parsa yapın (sevdiğiniz o malınızı yoksullarla bölüşün / ortak düzeni uygulayın.) her birinize ölüm gelmezden evvel ki, sonra: Ya Rabbi, beni yakın bir zamana kadar geciktir de sadaka versem ve iyi iş işler kullarından olsam der.
11- Hâlbuki Allah, bir nefsi eceli geldiği zaman asla geciktirmez ve her ne yaparsanız Allah onlardan haberdardır."
Nihayet, bundan böyle münafıkların gerçek yüzünü gösteren, ona bağlı nifakın çerçeve tablosunu bize sunan ibret dolu bu sürenin ismi münasebeti ile münafıkların açık bir tarifi yapılacaktır ve ayrıca bu surenin bir nevi açılımı olan 9/ Tövbe Suresi'nin (özellikle 110. Ayet'in) gelecekle ilgili işaretle bildirdiği mescidi-i dirar simgeli Rayb’ı yapılanmasının / Nifakın bir uzanımı ve semeresinden ibaret olan, tabi ki Emeviler’in öncülüğünde başlatılmış ve oluşa gelmiş Bedevi Müslümanlık, az-öz biçimde anlatılacaktır.
“Şüphesiz münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar.” (4/145)
Münafıkların Açık Tarifi
“Doğrusu münafıklar Allah’a hile yapmaya çalışırlar, Allah da hilelerini başlarına geçirir. Onlar özünde istemedikleri halde sırf halka karşı gösteriş olsun diye namaz kılarlar, Allah çok az hatırlarına gelir. Onlar, Hak ile batıl arasında gidip gelen şaşkın haldedirler. Aslında onlar ne halk sınıfındandır ne de artık egemen sınıf sayılırlar (zira [63/8] ayetin işaret buyurduğu gibi münafıklar, hâkimiyetini kaybetmiş kimseler olarak, halkın huzur, barış düzeni içinde Hak egemenliği altındadırlar) İşte her kimi de Allah şaşırtırsa artık sen ona yol bulamazsın.” (4/142–143)
Ayet metninde geçen “Onlar Hak ile batıl / İman ile küfür arasında gidip gelen şaşkın haldedir ne müminlerdendir ne de kâfirlerdendirler veya ne halk sınıfındalar nede hâkim sınıf sayılırlar” ifade biçimi, sanki üçüncü bir sınıfın varlığına vehim vermekte ise de, Hak’tan sonra ancak delalet olur, 'ya mümin ya kâfir' anlayışı taşıyan Kur'an'ın dünya görüşüne uygun düşmediği cihetle bu tür tarifte kapalılık olduğunu, hakeza yukarıda kayıtlı bulunan sure 63, ilk bakışta münafıkların yalancı olduklarına dair Allah’ın şahadeti sabit olup ve de onları affedip doğru yola erdiremeyeceğini, ayrıca 'kendilerinden sakınılması gerektiği, düşmanlar oldukları, aynı zamanda onların kalplerine mühür vurulmuş, gayrı anlamaz oldukları' gibi kesin hüküm ihtiva eden ifadelerin olmasına rağmen, aynı surenin 6. ayetinde “Onlar için istiğfar etsen de etmesen de birdir. Allah onları bağışlamaz, onlar fasıktırlar, çünkü Allah fasıklar güruhunu asla bağışlamaz ve de doğru yola çıkarmaz.” 5. ayette ise “Onlara (Münafıklara) 'gelin Resulullah sizin için bir istiğfar ediversin'” Ayrıca 4/146. ayette ise "Ancak Tövbe edip, hallerini düzelten ve Allah’a sarılıp dinlerini Allah için halis kılan kimseler müstesna, çünkü bunlar müminlerle beraberdir." (9/106) denilmektedir. Benzeri ayetler olsun, durumları belirsiz münafıklar hakkında “Diğer kısım da Allah'ın emrine bırakılmışlardır, Allah ya kendilerini cezalandırır ve ya tövbelerini kabul buyurur.” şeklindeki ayetler olsun, farklı ifade üslubuyla telaffuz etme tarzı, münafıkların kimliğini kapalı gösterdikleri içindir ki, ikinci bir başlıkla açık bir tarife gidilmiştir. Bu da tarih ve felsefe bakış açısına sahip olan ideolojinin toplum-felsefe marifeti yaklaşımıyla mümkün olabilir ancak. İşte, Hak-Batıl’ın iç cephede, zemini kaygan mücadele sahası olan münafıkların, istikrarsız sınıfsal yapının değişkenliğinin amilleri, birbirine tesir eden toplumsal altyapı ve üstyapıyla birlikte bu sınıflı toplum düzenli dünyada, isâr ahlakına sahip adil orta toplum örneğinde, sınıfsız bir toplum da kurulabilir, düşünsel cereyanının tesiridir.
Toplumsal Altyapı Belirleyicidir, Üstyapı ise Tesir Edicidir
“Onların mallarından bir sadaka (ortalama üçte birdir ki kamulaştırılır) al, onunla onları temiz ve tasfiye etmiş olursun. Bir de haklarında dua ediver, çünkü senin duan onlara sekine’nin olmasıdır. Allah bilen, işitendir.” (9/103)
Sorumlu toplum felsefesinde, toplumsal altyapı, toplumun mülkiyet biçimi/ekonomi düzeni demektir: ya bütün halkın istifadesine açık halk mülkiyeti şeklindedir ya da ancak egemen bir azınlığın istifadesine mahsus özel mülkiyet biçiminde olur sonuç itibariyle.
Toplumsal üstyapıya gelince: altyapının belirlemesi sonucu oluşmuş idare, hukuk ve ahlak benzeri düşünsel sistemler düzenidir ki, o da ya halk lehinde işleyen halkçı organizasyondur, ya da halk aleyhinde işleyen baskı aracıdır ve tesir edicidir. Toplumsal altyapının belirleyici olduğuna ve toplumsal üstyapının ise bir kere oluştuktan sonra müdahale edici olup altyapıya tesir ettiğine dair örnek, ayette anlaşıldığı üzere, halk organizasyonu önderliğini (Ümmetin İmameti) temsilen Resul-ü Ekrem’ in, özel mülkiyet biçimini (sadaka alma yöntemiyle varsıllardan alınan malı, yoksulların istifadesine sunmak dolayısıyla) halk mülkiyet biçimine dönüştürme müdahalesidir. Ve bu, yani mülkiyet biçiminin değişmesiyle üstyapının değişikliğe/tasfiyeye uğraması, altyapının belirleyici olması demektir sosyoloji dilinde.
İlaveten, sure 63/7'deki nifak bahsinde, egemen kişilerin tebaalarına “inananlara infak yapmayın ki, toplumu dağılsın” dediklerine dikkat çekilmesi, önceliği ekonomik düzene vermek anlamına gelir. Yine aynı surenin 10. ayetinde, salihlerden olabilmeyi 'malını infak etmeye' bağlayan ve infakın mutlaka gerekli olduğunu öngören Allah buyruğu, mülkiyet biçimine verilen değeri, altyapının belirleyiciliğini ortaya koyar. Toplumsal yapıların, biri diğerine yaptığı tesir sonucunda, hele de özellikle bilinçsiz halk kökeninden gelenlere ve bir istisna olarak fıtratı tamamıyla bozulmamış kimselere yansıyan orta toplum’un adaleti ve ona bağlı huzur, barış düzeninin sağladığı insan kardeşliği dolayısıyla, temiz isar ahlakın sıcaklığı gibi etkenlerin ürettikleri etkileşim, münafıkların sınıfsal yapısının, söz konusu ayetlerde olduğu gibi, 'kimileri hidayete erdi, kimileri delalette kaldı ve kimileri de belirsiz, işi Allah’a kalmış şekilde' kısımlara bölünmesi suretiyle değişikliğe uğraması, kendilerine işaret eden ayetlerin farklı ifade telaffuzunu gerektirmiştir. Elbette daha sonradan reybî yapılandırmasına gidilmesi, münafıkların kimlik göstergesidir.
“Şimdi Rabbinden Furkan bilinci üzere olan / gerçekçi kimse, hiç o kötü ameli kendine süslü gösterilmiş de heva ve hevesleri ardına düşmüş kimselere benzer mi?” (47/14)
“Peygamber de, 'Ya Rabbi kavmim bu Kur'an'ı dışlamış bir halde terk etti', demekte.”(25/30)
Orta Sınıfsız Toplumun Düşmesine Gelince
“İşte kıyamet vakti yaklaştı ve ay (Orta sınıfsız toplum simgesi) yarıldı.”(54/1)
İnsanlık tarihi tekerrür etti, ilk sınıfsız toplum gibi orta sınıfsız toplum (ümmeti vasata) da düştü ve ekâbir-hâkim sınıf(münafıklar) galiba geldi, nifak hastalığı her yeri sardı, yeryüzü zifiri karanlığa büründü. Açıkçası insanlığın ışık kaynağı ay yarıldı. Dört halife dönemi, tek toplum taraftarları olan müminler ile, saltanat isteyen hegemonya peşinde olan ikiyüzlü/münafıklar arasında gerçekleşmiş ve saltanat isteyen münafıkların galibiyetiyle sonuçlanmış savaş-mücadele dönemi demektir. Kerbela vakası, orta sınıfsız toplumun en son kalesinin de düşmesi demektir.
6 / Enam Suresi
"155- Bu indirdiğimiz çok mübarek bir kitaptır. Şu halde O’na uyun ve korunun, gerektir ki, rahmetimize eresiniz.
156- 'Bizden önce kitap yalnız iki topluluğa (Yahudi ve Hıristiyanlara) indirildi, biz ise onların ders gördüklerinden habersizlerdik' dememeniz.
157- Ya da: 'Kitap bize de indirilseydi elbette onlardan daha fazla hidayette başarılı olurduk' dememeniz içindir ki, Rabbinizden size doğruyu-yanlışı açıkça gösteren ideolojiyi (Beyyineyi) ve ona bağlı ideolojik bilinci / hidayeti ve bir rahmeti de gelmiştir. Öyleyse artık Allah'ın ayetlerini yalanlayandan ve halkı ondan alıkoyup – çevirenden daha zalim kim olur? Ayetlerimizden alıkoyup – çevirenlere, engel teşkil ettiklerinden dolayı pek çetin bir azapla karşılık vereceğiz kesinlikle.
158- Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi, ya da Rabbinin gelmesini mi, veya Rabbinin bazı ayetlerinin (Kavmi hadi / Mehdi gibi) gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin ayetlerinden bazılarının geleceği gün daha önce iman etmemişse ve imanıyla bir hayır / değer kazanmamışsa o günkü imanı hiçbir fayda vermez.
159- Gerçek şu ki, dinlerini / düzenlerini tefrikaya düşürüp de sınıflara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi artık Allah’a kalmıştır, sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir.
160- Kim bir iyilikle gelirse ona karşılık olarak on misli verilir, kim de bir kötülükle gelirse ona ancak yaptığının misliyle ceza edilir ve hiçbirine haksızlık edilmez.
161- De ki: 'Rabbim gerçekten beni doğru yola iletti, dimdik duran bir dine, İbrahim’in hanif (mutlak tevhit) dinine / ideolojisine, o hiçbir zaman ortak koşanlardan olmadı'.
162- De ki: 'Şüphesiz, benim namazım, ibadetlerim, hayatım, mematım, âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır'.
163- 'O’nun hiçbir ortağı yoktur, işte ben bununla emrolundum ve ben Müslüman olanların ilkiyim'.
164- De ki: 'O, her şeyin Rabbi iken ben Allah’tan başka bir Rab mi (Başkan, Efendi, Mevla) arayayım? Hiçbir nefis, kendinden başkasının aleyhinde günah kazanmaz. Hiçbir günahkâr, suçlu bir başkasının günahını / suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O, size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.
165- O, sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti. Şüphesiz senin Rabbin, sonuçlandırması pek çabuk olandır ve O, bağışlayandır ve esirgeyendir şüphesiz."
Yorum:
Konunun dışına çıksak da, açıklanması gerekli olan “Rabbinin gelmesi...” cümlesinin açıklaması şöyledir: Bu ayet cümlesi, 2/210; 81/15–16; 86/1–4 ayetleriyle birlikte geniş yoruma tabi tutulduğu takdirde, Zati Barı olan Allah, kararlaştırılmış zaman geldiğinde, Tarık’a taht kuracak / yoğunlaşacaktır. Bir de ayette geçen "Rabbinin gelmesi..." cümlesinin yanı sıra, aynı ayette (158)de geçen "Meleklerin gelmesini mi? veya Rabbinin bazı ayetlerinin (Mehdi neslinin oluşturacağı müvekkil toplumun evrensel zaferi) gelmesini mi bekliyorlar?” tarzında cümlelerin hüküm ifade etmesi ise, tarih felsefesinin en son süreci olan intizar / bekleyiş düşüncesinin temelini oluşturur. Asıl mevzua gelince: Enam suresinin bu ayetlerinin muhatabının öncelikle Hz. Muhammed’in kavmi olduğu açıktır. Yine devrisaadette halk halifeliğinin olduğunu gayet aşikârdır. Binaenaleyh, Allah'ın vermiş olduğu nimetler ve ona bağlı farklı derecelendirmelerin bir imtihan olduğunu, kendilerine bildirildiği halde, ilk sınıfsız toplumda olduğu gibi huzur, barış düzenlerini (dinini) tefrikaya düşürüp sınıflara ayrılanların haliyle adil orta toplum’un mümin toplumdaşları sayılamayacağını ve onlardan alınacak bir örnek de olmadığını; bu bağlamda iyi kimselere iyiliklerinin on kat misliyle, kötülük yapanlaraysa yaptıklarıyla mukabele edileceğini bildirmektedir. Bu ayetlerin işaret anlamlarından çıkan şudur ki, İslam tarihi, aslına sadık hanif öğretisinin mensubu müminlerle asılsız bedevi öğretisinin mensubu münafıkların dâhili şartlarda yaptıkları, kapalı sınıfsal mücadeleden ibarettir.
Halen Müslüman halk kitlesinde karşımıza çıkan ihtilaf ve birbiriyle mütemadiyen mücadele halinde olma durumunun temel amili işte bu örtük, sınıfsal mücadele tarzıdır. |