İslam Sosyolojisi [Derviş Keskin]
Sorumlu muvahhit toplum felsefesinin bir alt birimi olan İslâm sosyolojisi, yaygın din sosyolojisinden farklı olarak, ancak bir ideoloji dâhilinde ele alınır ve halk organizasyonu olan 0rta sınıfsız toplumu, halk sınıfı (eşit-kardeş halk kitlesi) ve de halk kimliği (milletleri- boyları tanıma hakkı) gibi üç kaide üstünde yükselen tarafgir sosyoloji türüdür. İslam sosyolojisi, sürekli gelişme kabiliyetine haiz örnek orta sınıfsız toplumun(Medine ümmeti vasatasının) toplumsal yapılarıyla boyutlanarak yürür ve tarih, toplum akrabalığı münasebetiyle İslâm tarih felsefesiyle birleşerek tamamlanır.
ORTA SINIFSIZ TOPLUM
“İşte böylece biz sizi halka şahit (muhafız ve hidayet rehberi) olmanız için orta sınıfsız tek toplum kıldık. Ve elçi de üzerinizde şahit/hidayet rehberi olacaktır.” (2/ 143)
İsminden de anlaşıldığı gibi ilk sınıfsız toplum ile nihai sınıfsız toplum ararsında, Meaş/sınıflı dünya döneminin sınıfsız toplumudur. Bu ter temiz adil toplum, sınıflı dünya geneli karşısında bir parça mesabesindedir. Orta toplumda her ne kadar halen sınıflar var ise de izzetini, egemenliğini kaybetmiş beli kırılmış ekâbir sınıfın katları karşısında dini, mülkiyeti ve de siyasi idareyi elinde tutan ona bağlı tümden gidişatı lehine çevirmeyi başarmış mahrum ve mahkûmiyetten evrensel verasete ve imamete yükselmiş ve başsız cumhuriyet şeklinde tanımlanabilir halk sınıfı iktidarı mevcuttur.
Kuruluş Felsefesi Musahiplik
İlk önce muhacirle ensarı mal ortaklığıda dâhil kardeşlik-dostluk akdiyle birbirine musahip yaparak ve musahiplikle orta sınıfsız toplumun temelini atıldığını şu ayetlerden anlıyoruz.
"Musahiplik akdiyle mirasçı kıldıklarınızın paylarını da verin. Elbet dostlarınıza maruf üzere bir pay vermeniz müstesnadır." (4/33;33/6) Medine’ye gelir gelmez Hz. Peygamber’in ilk yaptığı işlerden biri, yeni gelen muhacirleri yerleştirmek, onların ve ailelerinin gündelik (rutin) ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli tedbirleri almak oldu. Bu amaçla Medineli Müslümanlar (Ensar) ile Mekkeli Müslümanlar (Muhacirler) arasında sosyal ve ekonomik bir dayanışma ve yardımlaşma ilişkisini tesis etti. Buna “mu-âhât=kardeşleşme” adı verildi. Hicret’in ilk günlerinde bu kardeşleşme organizasyonuna 45’i Ensar’dan, 45’i Muhacirler'den olmak üzere 90 kişi katıldı. Kaynaklar bu ilk teşebbüste birbiriyle kardeş olmayan tek bir muhacirin kalmadığını yazar.
Öyle ki kardeşleşme, aralarında kan, akrabalık ve kabilevî bağ olmadığı halde onları birbirine mirasçı kılmak suretiyle komünal bir hayat biçimi geliştirildi. Hicret’in 5. ayında kardeşleşmeye katılan ailelerin sayısı 186’a çıkmıştı. Gelen her bir aileyi, Medineli bir aile yanına alıyor, zirai ve ticari hayatına, ev geçimine ortak kılıyordu. Hatta kimi Medineliler, eğer arzu ediyorlarsa birden fazla evli oldukları eşlerini boşayıp bekar Muhacirler’e nikâhlayabileceklerini teklif ettiler.
Bir ara Ensar, sahip oldukları hurmalıklarını da Muhacirler’le bölüşmek istedi. Ancak durumun düzelme yönünde bir gelişme gösterdiğini gözleyen Peygamber, bunun yerine zirai ortaklık yapmalarını teklif etti ve “Sulama işini Muhacirler üzerine alsın, sonra aranızda ürünü bölüşün” dedi. Yine de Ensar, Muhacirleri birer ev sahibi yapmak için arsa, arazi ve hurmalıklarının fazlasını onlara hibe ettiler.
Orta Sınıfsız Toplumun Fıtrî Aslın Özellikleri
“Dosdoğru yola ilet bizi. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna.”(1/6-7) Orta sınıfsız toplum ilk sınıfsız toplumun uzanımı olup ve onu toplumsal model olarak almıştır ki, ayetten anlaşıldığı üzere dosdoğru yolun ilk insan (adem) geleneği olduğu açıktır. Orta sınıfsız toplum güzel ahlak, kardeşlik, eşitlik, adalet, rahmetli-bereketli başsız cumhuriyet gibi ilk sınıfsız toplumun temel özelliklerini sınıflı dünya şartlarında yumuşakça ve esnek şekilde kendinde şöyle barındırmaktadır.
1. Güzel ahlak ve Kardeşlik
“Muhakkak müminler/halklar kardeştirler. Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki size rahmet edilsin.” (49/10)
“Onlardan önce yurda konmuş ve imana sarılmış olanlar, kendilerine hicret edenleri severler, onlara verilenlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç duymazlar, kendilerinin ihtiyaçları olsa bile, ötekileri kendi nefislerine(isar ahlakın gereği) tercih ederler. Nefsinin cimriliğinden korunanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir, onlardan sonra gelenler de şöyle derler: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi affet, kalplerimizde inananlara karşı bir düşmanlık bırakma, Rabbimiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin.” (59/9-10)
Halk Sınıfı:
“O, sizi tek bir nefisten yarattı.”(7/189) “(Ya İbrahim) Seni halka önder yapacağım” (2 / 124)
Muhakkak ki İbrahim demek muvahhit komünal olarak Allah’a boyun eğmiş toplumu(halk toplumu) idi ve o hiçbir zaman ortak koşanlardan olmadı.” (16 / 120) “O ki, siz halkları bir tek nefisten oluşturdu. Arkasından sizin için bir barınma/ Mebdenin ilk sınıfsız toplumu ve bir geçiş yeri/ dünyanın sınıflı toplumunu belirledi.”(6/98) Bu ayetlerin hüküm beyanına istinaden bütün halklar hem eşit hem kardeştir ve tümü tek bir halk sınıfı anlamına gelen Nastir ve yalnız İbrahim önderliğine bağlıdır.
Ve Halk Kimliği:
“O'nun ayetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır.”(30/22)
“Bizim ayetlerimizi, zalimlerden başkası inkâr etmez.” (29/49) “Muhakkak ki Allah’ın ayetlerini tanımayanlar için çetin bir azap vardır. Allah daima üstündür ve öc alandır.”(3/4)
Açıklama:
Halk kimliği, halk sınıfı içinde yalnız birbirini tanımak için milletleri- boyları tanıma hakkı- hukuku anlamına gelir ki Allahın bir ayetidir. Dolayısıyla Allahın ayetleri inkâr zulümdür ve çetin azap gerektirir. Mutlaka Allah, zalimden mazlumun öcünü alır hükmü, gayet açık şekilde ayetlerde bildirilmiştir. Zulüm Edenlerin Sonu çok kötü olacağını şu ayetler ve aşağıdaki(7/34-41)ayetler açık dille ifade buyurmuşlardır. “Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler, toprağı alt-üst etmişler /ekmişler, madenler, sular arayıp çıkarmışlar ve onu, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de, onlara açık delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. Sonra kötülük yapanların uğradıkları son, Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve alay konusu edinmeleri dolayısıyla çok kötü oldu.” (30/9–10)
Ve Kötülüğün Cezası:
Araf Suresi:
34- Her ümmetin bir süresi vardır. O ecel geldiğinde, ne bir ân erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.
35- Ey Âdemoğulları, size kendi içinizden elçiler (mazi anlamıyla Peygamberler ve istikbal anlamıyla Mehdiler) gelip size ayetlerimi anlattıkları zaman korunup uslananlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
36- Kim de ayetlerimizi yalanlar ve onlara karşı büyüklük taslarsa, işte onlar cehennemliktirler ve orada ebedî olarak kalacaklardır.
37- Allah'a karşı yalan uyduran yahut ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onlara Kitap'tan nasipleri/ risaletten Furkan tebliğleri erişirde yine ondan nasiplenmeyenlere gelince. Canlarını alacak elçilerimiz gelince onlara: "Allah'tan başka taptıklarınız deccallar nerede?" derler. Onlar: "O taptıklarımız/deccal ve sufyan bizden sapıp ayrıldılar." derler. Böylece kendilerinin inkârcı sapık olduklarına bizzat şahitlik ederler.
38- Allah onlara: "Sizden önce geçmiş cin ve insan topluluklarıyla beraber cehennem ateşine girin!" der. Cehenneme giren her ümmet/sınıf katı kendi din kardeşine lanet eder. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler ki: "Rabbimiz! İşte şunlar bizi doğru yoldan saptırdı. Onlara cehennem ateşinden kat kat azap ver". Allah der ki: "Herkesin azabı kat kattır, fakat siz bilemezsiniz".
39- Öncekiler de sonrakilere derler ki: "Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur. O halde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın".
40- Bizim ayetlerimizi/şahit Mehdilerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçinceye kadar o müstekbirler sınıfı cennete giremeyeceklerdir. İşte suçluları böyle cezalandırırız.
41- Onlara cehennemde ateşten bir yatak, üstlerine de ateşten örtüler vardır(kara delik içindelerdir). Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.
“Ey halklar, biz sizi bir erkek bir dişiden yarattık, (asaletçe kardeşsiniz) ve örfler yolu ile tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz Allah katında en seçkininiz, kötülüklerden en çok korunanızdır.(Bu hususun dışında eşitsiniz ve ırk üstünlüğü yoktur. ) Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.” (49 /13)
Güzel ahlakla kardeşlik orta sınıfsız toplumunun temelidir. Yani orta toplum/ümmeti vasata güzel ahlak üstünde yükselmiş kardeş insan halk cumhuriyeti olduğunu anlatacağımız Medine vesikasından biliniyor zaten.
Medine Sosyal Sözleşmesi
Bu, Peygamber Muhammed (s.a.v) tarafından Kureyşli ve yesribli (Medineli)mümin ve Müslümanlar, onlara bağlı olanlar, bağlanacaklar ve onlarla savaşanlar arasında yazılmış bir belgedir.
Bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmettirler. Kureyşli muhacirler kendi geleneklerine göre kan diyetlerini kendi aralarında ortaklaşa ödeyecekler ve kendi esirlerini kurtarmak için ödenmesi gereken fidyeyi adaletle ve müminler arasındaki esaslara uygun olarak karşılayacaklar. Ben-i Avf, aralarındaki geleneğe göre kan diyetlerini aralarında paylaştıracak ve her taife kendi esirlerinin fidyesini adalet esasına ve müminler arasındaki örf ve âdete göre ödeyecekler. Ben-i Saide Ben-i Hars, Ben-i Cuşem, Ben-i Nec-car, Ben-i Amr Bin Avf, Ben-i Nebeyt, Ben-i Evs, her bir taife öncekilerin diyetlerini ve esirlerin fidyelerini Müminlerin arasındaki örfe ve adalete göre paylaştırıp ödeyecekler. Müminler, borçlu kimsenin ailesini ve çocuklarını diyet ya da fidye ödemeksizin serbest bırakmayacaklar.
Hiçbir mümin bir diğer müminin mevlasıyla (ahitleştiği kimseyle) onun izni olmadan ahitleşemez. Allah’tan sakınan müminler, kendi aralarında zulmeden haksızlık eden ya da zulüm ve haksızlık etmek isteyen ya da Müslümanlar arasında fesat veya günahı yaygınlaştıran kargaşa çıkarmaya çalışan kimseye, birlik halinde karşı çıkacaklar. Bu günahkâr, zalim ve mütecaviz kişi onlardan birinin evladı dahi olsa hepsinin eli ona karşı kalkacaktır. Hiçbir mümin bir kâfirin/zalimin kan davasından dolayı bir başka mümini mazlum halktan olanı öldüremez. Ve bir mümine karşı bir kâfire yardım edemez. Allah için yapılmış olan ahitleşme birdir ve Müslümanların en düşüğü de eğer bir kimseyi kendi himayesine alırsa herkes onu kabul edecektir. Müminler başkalarından ayrı olarak birbirlerinin velisidirler. Yahudilerden bizim peşimizden gelen her kişi hainlik etmediği ve zulmetmediği sürece bizim yardım ve haklarımızdan eşit şekilde yararlanacaktır. Müslümanların barışı birdir, herkesi kapsar (bir kişi barış yapsa herkes kabul edecek). Allah yolunda savaş zamanında da müminlerden birisi ile barış yapmak diğeri ile yapmamak olmaz. Aksine, barışta herkesin arasındaki adalet esasına riayet edilecek. Bizimle birlikte savaşan savaşçılardan her bir grup diğer bir grubun yerinde olacaktır.
Müminler, Allah yolunda kendilerinden akıtılan kanlar konusunda diğer bazısını engellerler. (Birisi diğerinin yerini alacak). Muttaki / aydın müminler en doğru ve en sağlam yol üzerindedirler. Hiçbir müşrik, Kureyş’e ait bir malı yada bir insanı kendi himayesine almayacak ve onun ile bir mümin arasında engel olmayacak. Her kim günahsız yere bir mümini öldürür ve bu öldürme onun üzerine ispatlanırsa onun öldürülmesine karşılık kısas uygulanır, (aynı şekilde öldürülür). Ancak öldürülen kişinin akrabaları razı olurlarsa öldürülmeyebilir. Müminlerin tümü bu katile karşı olacaklardır. Onun aleyhine kıyam etmeyen başka bir davranış onlara yakışmaz. Bu sözleşmeye evet diyen, Allah’a ve ahiret gününe iman eden her bir mümin, bir bid’atı ortaya çıkaran (kötü bir davranışta bulunan) bir kimseye yardım etmemeli ya da onu himayesine almamalıdır. Böyle bir kimseye yardım eden ya da onu himaye eden bir kişi olursa Allah’ın lanet ve gazabı kıyamet gününe dek onun üzerine olsun. Böyle bir kişiden yapmış olduğu bu kötü davranışına karşılık herhangi bir mal veya buna benzer bir şey alınmayacak (Bilakis hakkettiği cezayı almalıdır). Siz Müslümanlar, her ne zaman bir konuda ihtilafa girerseniz, onu Allah’a ve Muhammed (s.a.v)’in/ulul emre hakemliğine götürün.
Müslümanlarla birlikte savaşa katılan Yahudilere infak (mülkiyette kamulaşma) edilecek. Ben-i Avf Yahudileri müminlerle bir tek ümmettirler. Yahudiler kendi dinlerinin gereklerini takip eder, Müslümanlar, da kedi dinlerinin gereklerini takip edecekler. Ancak zulüm eden ya da bir günahı irtikâp eden (başlatan) bir kişi bundan istisnadır ki bu durumda kendisini ve kendi halkını helak etmiş olacaktır. Ben-i Neccar Yahudileri (toplumsal haklar konusunda, Ben-i Avf Yahudileri gibi olacaklardır. Ben-i Hars ve Ben-i Saide Yahudileri, Ben-i Cuşem Yahudileri, Ben-i Evs Yahudileri ve Ben-i Sa’labe Yahudileri de Ben-i Avf Yahudileri gibidirler. Ancak zulüm eden ve bir günahı işleyen kişiden başka. Bu durumda kendisinden ve halkından başkasını helak etmemiş olacaktır. Cefne, Ben-i Sa’lebe’nin bir kolu (kabilesi) dur. Hukukta onlar gibidir. Ben-i Şuteybe, toplumsal hukukta Ben-i Avf Yahudileri gibidirler. Ahde bağlı kalmak sözleşmeyi ihlal etmeğe engel olacaktır.? Ben-i sa’lebe’nin dostları da onların kendileri gibidirler. Yahudi kimseler de onlar gibidirler. (Bu sözleşmenin haklarından yararlanacaklar.) Muhammed (s.a.v)’in (ümmet organizasyonun)izni olmaksızın onlardan herhangi bir kimseyi bu sözleşmeden çıkarmamak gerek. Hiç kimseyi ceza olarak yaralamamak gerek (vücudunda yara açmamak gerek). Sebepsiz yere bir başkasını öldüren bir kimse kendisini ve halkını da ölüme atmıştır. Ancak bir zulme uğramış ise bu istisnadır. Allah bu sözleşmeye sadık kalanlarla beraberdir. Yahudilerin nafakaları Yahudilere ait, Müslümanların nafakaları da Müslümanlara aittir. Onlar, bu sözleşmeyi imzalayanlarla savaşanlara karşı savaşmalıdırlar ve onlara boyun eğenlere iyi davranıp yardım etmelidirler. Ahde bağlı kalmak, sözleşmeyi ihlal etmeğe engeldir. Taraftarları sözleşmeye riayet etmeyenler bir günah işlemezler. Ancak o da mazlumun sözleşmesi olmaktadır.
Müslümanlarla birlikte düşmana karşı savaştıkları sürece Yahudilere infak edilecektir. Yesrib’in içi bu sözleşmeye imza atanlar için haram sayılmaktadır. (Hiç kimse orada bir başkasına eziyet edemez) Komşusu da bir zarar vermediği ve bir günah işlemediği sürece kendisi gibi insandır/halk kimliğine sahiptir.
Sahibinin izni olmaksızın evlere izinsiz girilmeyecek. Bu sözleşme hakkında kabul edenler arasında bir ihtilaf meydana gelirse ve bu ihtilafın bir kargaşalık ve fesada dönüşeceğinden korkulursa Allah’ın ve peygamber (s.a.v) in (orta sınıfsız toplum’un halk organizasyonuna) hakemliğine başvurulacaktır. Kureyşliler(egemenlere ve onların işbirlikçilerine) ve kureyş lilere yardım edenler himaye edilmeyecek. Ansızın Yesrib’e saldıran kimselerle savaşılacaktır. Şayet barışa yanaşırlarsa barış yapılacaktır. Eğer böyle bir şeyi yaparlarsa barışı kabul etmek müminlerin elindedir. Bu sözleşmeye imza atanlar kendi kavimleri adına da atmış sayılırlar. Evs Yahudileri ve dostları bu sözleşmede yer alan haklardan yararlanacaklardır. Bu sözleşmeye sadık kalanlarla iyi geçinilecektir, Allah, bu sözleşmeye sadık kalanlarla beraberdir. Bu sözleşme günahkâr ve zalim ekâbir sınıflı kimseyi korumaz. Yesrib’den çıkan ve onda kalan herkes âmândadır. (güven içindedir). Ancak zulüm eden ve günah işleyen kişi bunun dışındadır. Allah, iyilik yapan ve Allah’tan korkup kötülüklerden sakınanların koruyucusudur. Muhammed (s.a.v) Allah’ın resulüdür.
2. Eşitlik ve Adalet:
“Bundan dolayı sen/ey Muhammed, insanları Allah'ın düzenine davet et ve emrolunduğun gibi doğru ol, onların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan hayat sistemlerine uyma ve de ki: «Ben Allah'ın indirdiği her kitap’a inandım; aranızda adaleti / hakkaniyeti /eşitliği, gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rab’imiz, sizin de Rab’inizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O'nadır.”(42/15)
|