Reddiye [Mehmet Akdağ]
Red; kabul etmeme, geri çevirme Red etmek; kabul etmemek, geri çevirmek Reddiye; kabul etmediğiniz, geri çevirdiğiniz her ne ise; ona karşı sunduğunuz teklifte kendisini açık eden gerçeklik alanıdır. Bu gerçeklik alanında hakikat kendisini daha bariz kılar.
Bir şeyi red etme cüretinde bulunmanız sizde bir şeyin varlığına dair yüksek bir gerçekliğin bulunduğuna işaret eder. Bu gerçekliğin size kendisini bariz bir şekilde göstermesi ise, gerçekliğe yedirilmiş olan hakikatin, red etme cüretinde bulunmanızdan ötürü, gerçekliğe her zamankinden daha bariz olarak müdahil olmasındandır. Gerçekliğe müdahil olan hakikat, hangi gerçekliğe müdahil olmuş ise, zaman içerisinde müdahil olduğu bu gerçeklikte ki barizliğini kademe kademe geri çeker. Tâ ki, kendisini kademe kademe geri çektiği gerçeklik alanının karşısına başka bir reddiye ile karşılaşana dek.
* * * Peygamberimiz, bir gün, cenazelerin konulduğu bir yerde oturuyordu. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin dövüşmeye başladılar. Peygamberimiz gülerek; “Ha gayret Hasan göreyim seni, yakala Hüseyin’i!” diyerek Hz. Hasan’ı kayırınca, Hz. Ali: “ Ya Resulallah! Sen Hüseyin’i kayırmalı değil miydin?! Hasan daha büyüktü?” dedi. Peygamberimiz: Baksana! Şu Cebrail de, Hüseyin’e “Ha gayret Hüseyin, göreyim seni! diyor” buyurdu. ( Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası – Mustafa Asım Köksal )
* * * Müslümanların yerleşik toplumsal algılarında, hiçbir zaman zengin bir insana, zenginliğinden ötürü husumet besleyen bir tavır beslenmemiştir. Sultan’a sultanlığından ötürü husumet beslenmediği gibi. Müslümanların bu tavrı adalet anlayışları ile sıkı sıkıya irtibatlıdır. Bu adalet anlayışı, Avrupa’da neşvünema bulan köle/efendi ilişkisinden farklıdır. Köle/efendi ilişkisinde, köle bir gün efendi olacağı beklentisi içerisinde yaşar. Köle, ola ki efendi olursa başka bir kölenin de aynı beklenti içerisinde olacağını bilir. Burada açık olunan ilişki biçiminde, köleliğin ve efendiliğin sürgit devam ettiği ile yakından alakalıdır. Müslüman toplumlarda sultan, sultanlığını başa kaktığı zaman milletin tepkisi “İl mi yaman, bey’mi yaman” şeklinde olmuştur. Bu söz bize şunu ifade eder. Bak sultansan sultanlığını bil! Eğer sen sultanlığını bilmezsen, biz seni alaşağı etmesini biliriz. Hem de çok iyi biliriz. Bu algı çerçevesinde, İl’in sultanın gözünde yeri yoktur. İl sadece sultandan, adalet ile sultanlık yapmasını beklemektedir. Zengin eğer, zenginliğini başa kakmadı ise zengine karşı tavrı da bu şekilde gelişmiştir. “Allah daha çok versin” cümlesi bize ait bir cümledir. Bu cümlenin insanların ağzından zengine karşı çıkması; zenginin, zenginliğini başa kakmadığı sürece geçerlidir.Yoksa bizim ağzımızdan, “Alda ….başına çal” ( … yerine “paranı”,”malını”, “arabanı” v.s getirebilirsiniz.) tepkileri de verilir.
* * * Zaman değişti tabi, efendi, efendiliği ile; köle, köleliği ile; sultan, sultanlığı ile; zengin, zenginliği ile; bey, beyliği ile; il, illiği ile durmadı. Artık burjuva var, işçi var, devlet başkanı var. Başbakan, vali var. Halk var. Avrupa’da işçilik, köleliğin kabalığını gidermek için devreye sokulurken, bizde halk, işçilik üzerinden köleleştirilmeye çalışılmaktadır. TÜSİAD uzun süre bunu tek başına yaptı. Devlet’in yardımını alarak bunu yaptı. Bunun meşruluğunun sağlanmasında halktaki geleneksel yerleşik kanaatler ziyadesi ile kullanıldı. Birileri TÜSİAD’ın bunu yapmasına karşı çıktı. Bu karşı çıkış, kendilerini dindar olarak ifade eden kimseler tarafından, dini argümanlar üzerinden yapıldı. Ortada evrilerek yeşeren dindar bir halk da var tabi. Bu halk birileri için, bir pazar alanına dönüşmez mi? Dönüşür. Artık halk, ikinci bir kez daha köleleştirilmelidir. Hem de bu sefer, kendisinde geleneksel yerleşik kanaatlerinin yanında direk modernize edilen dini anlayışlar üzerinden köleleştirilmelidir. Bunun için MÜSİAD lazımdı. Eksik olmasınlar.
* * * Hayati olan sorumuz şu olsa gerek; köleliğin bütün biçimlerine karşı “İl’mi yaman, bey’mi yaman” diyebilecek bir ruhumuz kaldı mı? Reddiye çekecek asil bir ruhumuz kaldıysa eğer... |